Temmuz 22, 2008
Tavsiye Etmiyoruz
Sevgili alev, iliskini bu noktaya tasimaya karar verdigin icin tebrikler diliyoruz evren’e sorun ailesi olarak. Bu noktada sana yardimci olmak ve soruna cevap vermek gorevimizdir.
Oncelikle ilk iliskide basina gelebileceklerden biraz bahsedelim. Ilk iliskisini erken bir yasta yasamis biri olarak bu konuda sana fazlasi ile yardimci olabilecegime inaniyorum. Oncelikle ilk iliskide basa gelebilecek en tehlikeli sey penistir. Evet, yanlis duymadin. Penistir. Senin yasina yakin bir erkek arkadasin var ise heyecanlanip basina penisi ile vurabilir. Bu cok olagan bir kazadir. Bu kazalar sonucu insanlar darbenin geldigi yere bagli olarak duyma ve gorme kaybi yasamaktadirlar. Penisi hafife alma. Iyi kullanildiginda bir balyoz kadar sert, bir hancer kadar sinsi, bir hilti kadar delici olabilir.
Diger gelecek sey ise spermdir. Inanmazsin belki ama erkek cinsel organi spermlerini 1 metreden fazla mesafelere gonderebilir. Bunu yuksek basinc ureten pompasmus kaslari ile yapar. Halk arasinda ana-baba pozisyonu diye adlandirilan misyoner pozisyonunda bosalma aninda disari cikan erkek arkadasin oradan bir keskin nisanci edasi ile gozunu vurabilir (bkz. Peter North filmleri). Sperm sivisinin bazik oldugunu ve goz yasinin asidik oldugunu dusunursek olusan reaksyon korneana zarar verebilir. Dikkat etmeni oneririm.
Diger bir sorun ise okuz erkek sendromudur. Bu yastaki gencler sevismenin ahira girmekle bir oldugunu sanabilirler. Bu sebep ile giris ve cikislarda kapiya, duvara, vajinaya hasar verebilirler. Buna dikkat etmek lazim. Bu durum disinin zevk almasini minimuma indirdigi gibi kukuda kukaliptus hastaligina sebiyet verebilir. Bu vajinanin posterior kaslarinda ufak yirtilmalar olusturur ve bu yirtilmalarin tamiri cok zaman alabilir. Hamile kalinmasi durumunda problemler olusturabilir. Dikkatli olmak lazim.
Bu tip sorunlara en temel cozum ise ilk deneyimi yasamak icin biraz daha olgunlasmayi beklemektir. Bu hepsine birden cozum olacaktir. “He ben alttan alttan yaniyorum. Illa vericem” dersen o zaman "De-flowerization Company" gibi profesyonel firmalara giderek atesini sondurmeni oneririm. En azindan profesyonel ellerde, steril ortamda gerceklestirmis olursun ilk deneyimini. Ama ben vericem ve illa erkek arkadasima vericem dersen hamile kalmaman icin prezervatif kullanmani oneririm. Malum ulkemizde senin yasinda bir kizin hamile kalmasi gelecegini ciddi manada etkileyecektir. Dikkatli olmani (malum saga sola kamera konabiliyor) ve nerde, nasil, ne zaman ve kime verecegeni iyi belirlemeni oneririm. Basarili bir cinsel hayat dilerim.
Haziran 30, 2008
Rulo
sevgili atyarrakli, şüphesiz 23 cm x 7 cm bir cinsel organla ilişkiye girmen mümkün değil. zira belirttiğin ölçüler iki boyutlu böyle kağıt gibi bir cinsel organa işaret ediyor. haliyle aşağı yukarı yuvarlak bir delik olan kadın cinsel organına böyle bişiyi yerleştirebilmek için katlamak veya rulo yapmak lazım. naçizane tavsiyem rulo yapmandır.
umarım yardımcı olmuşumdur.
sevgiler
Nisan 23, 2008
Bosalmak ve Yogurt
Sorunuzu iki sekilde yorumluyorum. Ben har halukarda ikisine de cevap verecegim. Malum bu kadar onemli bir sorunu daha fazla cevapsiz birakma riskine girmeyelim.
Simdi oncelikle “her bayan gibi bosalamiyorum” derken erkeklerin erken bosalan ruhsuz hodukler oldugunu ima ediyorsaniz ve bu sebep ile “erkegim beni bosaltmiyor, bosaltmakla da ilgilenmiyor” demek istiyorsaniz o zaman bu beyaz renkli kremimsi sivi cok ciddi bir sorunun isareti olabilir. Buna biz enfeksiyon diyoruz. Yani cinsel organinizi yeterince temiz ve hijyenik tutmadiginizdan iceride bakteriler alem yapiyor olabilir. Bu da enfeksyon yaratir ve bu tip akintilar olusur. Hatta “hijyenle benim isim olmaz” diyorsaniz, organiniz oyle bir enfekte olmusturki gelen beyaz sivinin yogurt olma ihtimali dahi vardir. Malum yogurt bakteriler ile fermante edilerek uretilen bir mamuldur. Bir doktora gorunmenizi tavsiye ederim.
Sayet “Ben catir cutur bosaliyorum ama diger kadinlar gibi bosalmiyorum” demek istediyseniz size diyecek bir lafim yok. Ne guzel bosaliyormussunuz. Hatta daha ne istiyorsunuz? Peter North mu gelsin ya da Lex Steel. Kusuruma bakmayin ama bir erkek olarak biraz sinirlendim. Okuz ve hoduk olabiliriz ama sizi de bosaltiyormusuz, daha ne yapalim? Siz gene bir doktora gorunun. Bir de o bosaltsin da baksin gelen sivi akinti mi yogurt mu?
Herkesten ozur diliyorum. Sinirlenmemem gerekiyordu ama tutamadim. Umarim cevabin faydali olmustur.
Prospektus
Bu gundelik hayatta sikca karsilastigimiz bir sorundur. Bu sorunu dile getirdiginiz icin tesekkur ederim.
Oncelikle bu sorun rubik kupu cozme sorunundan farkli degildir. Rubik kup yapili halde satilir ve siz o sekilde alirsiniz. Kendi ellerinizle bozarsiniz ve yapmaya calisirsiniz. Bir sure sonra “Yok canim, boyle sey mi olur? Imkansiz bu” der ve bir koseye firlatirsiniz. Oysaki ellerinizle bozmussunuzdur. Imkansiz olmadigini bilirsiniz. Fakat sabriniz yoktur ya da o ise bu sabri gostermeyi gereksiz bulursunuz. Bu kutu ve urun sorunu da bundan farkli degildir. O urun o kutudan cikmistir ve geriye mutlaka girebilecektir. Yeter ki siz gereken sabri ve ozeni gosterin.
Bu konuda size bir kac egzersiz tavsiye edebilirim. Oncelikle prospektus katlayarak baslayabilirsiniz. Bildiginiz gibi prospektus katlama temel seviyede dikkat ve sabir ister. Aspirin ile baslayip antibiyotik prospektuslerine dogru devam edersiniz. Malum antibiyotik prospektusleri ikiz yatak carsafi gibidir. Ustunde piknik yapilir, arta kalani ile mangal yakilir. Bundan sonra ise sigara kutusu jelatinini yerine cikarip takma egzersizi gelir. Bu egzersiz bir ust seviyeye hitap eder. Biraz ugrastiracaktir ama basardiginizda keyfinizden yerinizde duramayacaksiniz. Son seviye ise biraz zorlayici. Sigara jelatininin icine hohlayarak yerine takmaya calismak. Bu biraz sinir bozucu ve fazlasi ile sabir gerektiren bir islemdir. Butun bunlari basardiginizda bir cok urunu sorun yasamadan yerine sokabildiginizi fark edeceksiniz. Ayrica bu saydigim egzersizleri alkolluyken basardiginizda ise Yoda mertebesine ulasmis olacaksiniz ve hic bir urun ciktigi yere sizin ellerinizle sokulmaktan kacamayacaktir.
Umarim verdigim cevap yeterli ve ise yarar bir cevap olmustur. Sorunlariniza care olabiliyorsak ne mutlu bize.
Nisan 15, 2008
Gebelik Oncesi Simdisi ve Sonrasi
Mavis korkularini asmis ve bu guzide soruyu sormus. Tesekkur ediyoruz bize hem eglenmek hem de ogrenmek icin bu guzel firsati verdigi icin. Oncelikle "gebelikten once" kismini ele alalim. Bir kadinin ortalama 70 yil yasadigini, 40 yil dogurganlik ozelligini muhafaza ettigini ve ortalama 2 cocuk dogurdugunu kabul edersek bir kadinin ortalama omrunun %54'unu gebelik oncesinde gecirdigini hesaplayabiliriz. Eminim ilac ureticileri bu durumu goz onunde bulundurmuslardir ve ilaclarini buna gore uretmislerdir. Daha cok gebelik esnasinda zararli olabilecek ilaclar mevcuttur piyasada. Zaten firmalar bunu kutuda ya da prospektuste belirtirler. Gebelik oncesinde zararli olanlar da vardir mutlaka ama bunlar azinliktadir. Mesela opiateler pek hos davranmaz vucuda ya da alacaginiz bir thiopental kocaniza sutcu ile neler yaptiginizi soylemenizi saglayabilir. Eminim sonuclar hic ic acici olmayacaktir. Aslinda bunun yerine doktorunuzla konusmak daha mantikli bir davranis olacaktir. Doktora gitme imkaniniz yok ise gerekli bilgileri prospektusten okuyabilirsiniz. Bazen prospektusleri ayni sekilde katlayip geri yerine sokmak cok zor olabilir. Biliyorum, bazen cok ama cok zor olabilir. Sizi anliyorum ama okumalisiniz. Onu oraya sinirimizi bozsun diye koymuyorlar.
Mart 19, 2008
Iki dugun arasi bayram
Sevgili Kosovali sormus, hemen aklima bir babaannenin diziyle muhabbeti sirasinda "Kosovali o Kosovali, s.ker hepinizin anasini" dedigi geldi ve tebessum ettim.
Gelelim cevaba: Eskilerden bildigim kadariyla dininizde boyle bir sey yoktur. Zira oyle ya da boyle iki bayram arasinda kalan gun sayisinin 347 oldugunu goz onune alirsak, tum dugunlerin geriye kalan 7 gun zarfina sigdirilmasi gibi bir seyle ugrasmaz din. Aslinda es-dost, akrabalar bir aradayken, akrabalardan bir santor esliginde calinsa, soylense fena olmazdi. Gormek istemediginiz akrabalari aradan cikarirdin tek seferde. Ama katlanman gerekecek bir kez daha.
Eger hala boyle bir sebepten oturu cehennem sicagindan endiseleniyorsan, dugun bittikten sonra baska "sicaklar" keyfini yerine getirecektir, endiseye gerek yok.
Mart 16, 2008
Bilgisayarların Götü Var Mıdır?
Bilgisayar denen yaratık ( oluşuk desek aslında daha doğru olur ) insan denen mahluktan oluşturulmuş bir varlıktır. Her ne kadar bilim insanları "örnek aldığımız organ beyindir" deseler de bu büyük bir kandırmacadan ibarettir.
Öncelikle bilgisayarların beyinleri olup olmadığı konusunda aydınlatmak isterim sizleri. Çok sevgili çalışma arkadaşlarım Steven Pinker ve António Dámasio ile yaptığım uzun konuşmalar sonucunda ( Elbette Mr. Alan Turing'in aydınlattığı yolda ilerlerken ) bilgisayarlarla insan beyninin çalışma yapısında büyük farklar olduğunu gözler önüne sermiştik. ( bkz: Larry King & Stephan Hawking vs Pinker & Dámasio & Evren ) Bir bilgisayar tüm işlemleri sıralı yapar. Sıralı işleme örnek vermek gerekirse toplama işlemini sayabiliriz. İstediğiniz kadar fazla sayıyı toplayın hiç fark etmez, bunları ikili gruplar halinde toplayabilirsiniz. Yani henüz 3 sayıyı birden toplayacak bir bilgisayar üretilmemiştir. IQ'su 140'ın altında olanlar için örnekleyeyim: 1 + 1 + 1 'i gördüğünüz zaman anında 3 dersiniz ve bunu (1 + 1 ) + 1 --> 2 + 1 = 3 şeklinde bulmazsınız. Ancak bu işlemi NASA'nın bilgisayarlarına sorsanız bile yukarıdaki gibi yapacaktır işlemini. İşin doğası gereği böyledir bu.
Şimdi tabi IQ'su 100'ün altında olanlarınız soracaktır: "çift çekirdekli bilgisayarlar var bunlar aynı anda başka işlemler yapıyorlar, bir nevi paralel çalışıyorlar, ne diyorsun buna dümbük evren" diye. Efenim haksızsınız her zamanki gibi. Ama şirket kanunları gereği 100'ün altındaki yanıtları açıklamamız yasak. O yüzden sizi wikipedia'ya yönlendiriyorum.
Gelelim göt mevzusuna. Bilgisayarların da götü var mı? Bilgisayarların götü yoktur. Hatta eminim Ümit'teki göt kimsede yoktur bu dünyada. Şanı bana kadar geldi. Ümit Bey'in bu dikkati dağıtma ve başka yerlere çekme politikası çok gereksiz. Üzgünüm Ümit, kimseyi kandıramazsın. Yani ölü pipiyi canlandıran yapınla sen bir ekolsün.
Tabi buna itiraz edenleriniz olacaktır. "Yok efendim ben gördüm, bizim kapıcının hapisten yeni çıkmış oğlunun bilgisayarının götü vardı ikigözümönümeaksınki" Monitördeki götü görüp bunu bilgisayarın kendi götü sanmanız çok salakça. Olsa olsa bilgisayarın yüzü vardır diyebilirsiniz. Ancak tahmin ettiğim kadarıyla götünüze kaş-göz çizince yüzünüze benziyor diye monitörü göt sanmış olabilirsiniz. Çok göt adamsınız vallaha.
Aslında hepimizin malumu bilgisayarların backdoor'ları var. Ultra komik bağlantılar sonucu bu backdoor'ları göt sanmış da olabilirsiniz. Backdoor'lardan girişin bilgisayar kullanıcılığına sığmadığını hatta bunun haram olduğunu bile düşünebilirsiniz. Oysa backdoor hem bilgisayar için hem de insan için candır, canandır. Herkeste olması zorunludur. Girişi çıkışı güzeldir. Herkese de tavsiye edilmiştir. Özellikle erkeklerin çok hoşuna gittiği söylenir. Erik'le benim favorimizdir. Ayrıca Erik'le evleneceğiz. Ama önce Ağustos'ta askere gideceğim. İpne H2O2 mesajlarıma cevap verse ona da söyleyecektim ama backdoorgiver buradan okusun artık.
Mart 12, 2008
Idrar ve Yollari
Sevgili isimsiz, sordugun soru oldukca yerinde ve mantikli bir sorudur. Oncelikle seni bu sebep ile tebrik etmek istiyorum. Sonrasinda ise sana daha saglikli cevap verebilmem icin bazi ayrintilari kesinlestirmemiz gerekiyor. Sirasi ile soruyorum.
Oncelikle hangi idrar yoluna takilacagini ogrenmem lazim. Malum ortalama bir insanda hava, deniz ve kara idrar yolu olmak uzere 3 tane idrar yolu bulunur. Tip camiasi bunlari idrar yollari olarak adlandirir. Bunlar asli idrar yolundan ayridir ve vajina icinde bulunur. Gereksizdirler ama vardirlar. Hatta bazi vakalarda 4. olarak yer alti idrar yollari da listeye eklenir. Bu idrar yollari genel olarak ayni islevi gorsede (asil islevleri islevsizliktir) farkli yerlerden gectikleri icin zar ile muhabbetleri farklidir. Hava idrar yolu zarin ustunden, kara ve deniz idrar yolu zarin icinden ve ender vakalarda gorunen yer alti idrar yolu ise zarin altindan gecer. Bu siniflandirmayi hastayi yatar pozisyonda dusunerek yapiyoruz. Bu durumda kara ve deniz idrar yolu zara zarar verme kapasitesine sahip.
Ayrica takilacak tibbi nesnenin ne oldugu da ayrica onemli. Takilacak sonta ise (Sonta ismi contadan gelir. Contadan esinlenilerek bulunmus bir teknolojidir) kara ve deniz idrar yollarindan gecerken zara zarar verebilir. Fakat takilacak sonda ise sorun yoktur. Cunku sonda vajinadan tamamen bagimsiz olan idrar yoluna takilir. He kabiliyetsiz bir hemsire sondayi takarken idrar yolunu yarip, vajinaya girip, zarinizi yirtarsa emin olun yirtilan zarinizdan cok daha buyuk problemleriniz olacaktir.
Uzun lafin kisasi sayet idrar yolunuza sonda takilacak ise, bunun zariniza zarar verme riski asiri kabiliyetsiz ve okuz gibi guclu bir hemsireye denk gelme riskinizle baglantilidir. Sayet sizin idrar yollariniza sonta takilacak ise o zaman hava idrar yolunu kullanmasini hemsireden rica edersiniz. Sorununuz kalmaz.
Boylece siz ve zariniz, mutlu bir gelecege dogru saglam adimlarla ilerlemeye devam edersiniz.
Şubat 29, 2008
Explosyon
Oncelikle dodolarin neslinin tukenmedigini gordugum icin cok sevindigimi belirtmek isterim. 17 yuzyil sonlarinda nesillerinin tukendigini duymustum. Aslinda fena olmamisti hani ama gene de arada cesni oluyor.
Sonralikla seni tebrik ederim. Belli ki cinsel iliski klasmaninda "sex bomb" dediklere mertebeye ermissin. Kizlik zarini yirtan gordum ama patlatan ilk defa goruyorum. Umarim fazla ses cikmamistir. Malum kiz urkebilir patlamadan.
Sorunun cevabina gelelim. Oncelikle ne ile patlattin zari? Bunu bilmem lazim. Sayet torpil gibi ufak dozda bir sey yerlestirip patlattiysan dert etme. Zamanla gecer. Ama "Duuur!!! Ben soyle bir Malazgirt girisi yapayim" diyip C4 yerlestirdiysen o zaman ic kanama olma riski var. Malum rahim (agzi, yolu, kendisi) hassas bir organdir. Patlamalara karsi dayanikli degildir.
Bunlar isin fiziksel boyutu. Duygusal boyutunda ise yaninda olman, yemege goturmen, yemek yapman ya da kanama durmadiysa hastaneye goturmen faydali olabilir. En onemlisi yaninda olman olacaktir. Turkiye gibi bekaretin tabu oldugu bir ulkede zaten gariplerimin ustunde toplumun kilici sallaniyor. Bir de ustune ilk beraber oldugu erkekten kazik yemesi koyar acikcasi. Bu dediklerimin isiginda bu donemi basari ile atlatacaginiza inaniyorum. Iliskinizin devamliligini dilerim.
Şubat 08, 2008
Dubara, Bir Yerin Kabara
Oncelikle Pinar tebrik ederim. Hayatin buyuk adimlarindan birini atiyorsun. Senin icin kucuk, insanlik icin ise hic bir anlam ifade etmeyen bir adim olacak gibi gorunuyor an itibari ile.
Oncelikle bu ameliyatin ciddi riskler icerdigini soylemeliyim. Cok ciddi bir operasyondur. Bu ameliyat vucuttan alinan beyaz kas dokusunun gerekli bolgeye dikilmesi ile yapilir. Bu kas dokusu genelde lenf bezi arkasi nazal acma kapama kaslarindan alinir. Cunku o kaslar bir ise yaramazlar omurleri boyunca. Orada neden bulunduklari bile belli degildir. Hatta bazi bilim adamlari bekaret sorunu olan ulkelerin kadinlarinda evrimsel bir surec sonucu gelistigini ileri suruyorlar ileride yedek zar olarak kullanilabilmesi amaci ile.
Simdi ameliyatin operasyon kismi kolaydir. Yeni gelisen teknolojiler sayesinde bu dokunun alimi ve dikimi 10 dakikayi gecmemektedir (Bkz.). Sorun ameliyattan sonra baslamaktadir. Ameliyat esnasinda dokunun canli kalmasini saglayacak kan damalari da dikilmektedir. Sayet bu damarlar az dikilirse cok bir sorun olmaz. Sadece ameliyat basarisiz olur ve iliski sirasinda kan gelmez. Sizin de elinizde kanit olmaz "Aha bak carsaf" diye. Asil sorun eger bu damarlar gereginden fazla gelisirse ortaya cikar. Vajina kas bakimindan zengin bir bolge oldugu icin, bu yeni kas vajina kaslarina adapte olursa ve yeterli kan ile beslenirse asiri guclenerek beton bir duvar kivamina gelebilir.Yani vajinayi tamamen kapatabilir. Bu durumda o zari ne penis delebilir ne de bir hilti delebilir. Operasyon gerekir ya da Rocco Siffredi.
Tabi her seyin alternatif cozumleri bulunmaktadir. Gelecekteki esinize simdiden durust olmak ve daha adam gibi bir evlilik yapmak gibi. Tabi tercih sizin. Riskler ortada. Umarim mutlu bir beraberliginiz olur.
Kirilma Indisi
Sevgili Melih, peniste kirilma nasildir cok iyi bilirim. Zamaninda ipek carsaf ustunde 2 puan ararken rakibimin eli kaymisti ve maalesef sert bir bicimde ustune dusmustu. Haliyle kirilmayi duydum, ihaneti gordum. Benim sana tavsiyem kirilmayi ciddiye almaman yonunde olacaktir. Mafsalli bir cinsel organ is gorur. Hatta mafsalsiz bir organdan daha cesitli yollarda is gorur.
Sayet karsindaki kisi rahatsiz olursa bu durumdan onu kirik olmadigina inandirabilirsin. Nasil mi? Kirilma indisini kullanarak elbette. isik yogunluklari farkli ortamlar arasinda gecis yaparken kirilir. Bu sebepten caya sokulan cay kasigi kirik gibi gorunur. Ayni sekilde kirik olan bir seyi duz gibi de gosterebiliriz.
Organim kirildiktan sora universitede aldigim optik dersini de kullanarak kirilma acisini hesapladim. Sen de bunu yapabilirsin. Bunu hesapladiktan sonra (bir gonye ile mesela) ise havanin ve kullanacagin sivinin kirilma indislerini ve yogunluklarini oranlayarak uygun siviyi bulabilirsin. Formulu de vereyim:
sini / sinr = v1 / v2 = n2 / n1
- v1: Işının 1. ortamdaki hızı
- v2: Işının 2. ortamdaki hızı
- n1: 1. ortamın indisi
- n2: 2. ortamın indisi
Ayrica beynini bu kirikliga uygun sekilde egitebilirsin. Dogada bazi baliklar vardirki agizlarini aldiklari suyu suyun icinde suyun disina fiskirtarak dalda bulunan bocegi vururlar. Bu baliklarin ozelligi kirilma indisini hesaplayabilmeleridir. Sen de bunu yapabilirsin. Boylece attigini vurma ozelligini de kaybetmemis olursun.
Tabi bunlarla ugrasmak istemiyorsan bir doktora da gidebilirsin.
Not: Burdaki "V"nin "V for Vendetta" ile en ufak bir alakasi yoktur. Ayrica kirilma indisindeki indi bir muzik turu degildir. Indistir kelimenin asli, indie degil.
Ocak 18, 2008
Kendini sıkma!
Sevgili çaresiz, kendini sıkma lütfen. Sıkıntılarını içine atma. Stresten uzak dur.
Ağla, boşalırsın. Başkaları ne der diye düşünme. Hem erkekler de ağlar. Hatta inanır mısın, şu an bu satırları yazarken gözyaşlarım klavyeye damlıyor, ağlıyorum mütemadiyen. Zira altı aylık bakımım gelmiş. Ağlayıp boşalıyom. Sende öyle yap derim ben.
Sevgiler dilerim, tüm bloggerları kukularından öperim.
Ocak 16, 2008
Cennetlik
Sedacığım sitemizin samimiyetine güvenip bu soruyu sormuş. Kendisini tebrik ediyorum. Utanılacak bir şey yok. Herkes onun durumuna düşebilirdi. Mesela ben sevgililerimden birisine batpılag taktırmıştım. Onun utancını yaşadım mı? Yaşadım. Ancak şimdi iyiyim.
Çok uzatıyorum her zamanki gibi ( he he, ben yok muyum beeennn)
Bir fıkra anlatasım geldi.
Hocanın biri kadınlara vaaz verirken içlerinden en zillisi bir soru sorar: "Hoca hoca, bir avukatla zina yaparsak cehennemde kaç sene yanarız." "3 sene yanarsın hanım kızım." demiş hoca. "Bir doktorla zina yaparsak kaç sene yanarız" diye devam etmiş kadın. Hoca da "2 sene yanarsın hanım kızım demiş. Kadın hızını alamayarak son sorusunu sormuş:" Hocam peki bir hocayla zina yaparsak ne olur?"
Hoca gülmüş ve "Seni hin seni, demek cennete gitmek istiyorsun?" demiş.
Uzun lafın devamı olarak biraz ciddi olayım. Müslümanlık cinsellik konusunda bir çok serbestlik getirdiği için benim gözümde daha makul bir dindir. İki yetişkin istedikleri gibi sevişebilirler. Tavşanlar gibi, Ali Kırca gibi. Günah değildir bu. Sadece bu işin gizli yapılmaması gerekiyor. Açık açık söylemeniz gerekiyor. "Paşalar gibi tokuşuyorum kardeşim, sana giren çıkan ne?" diyebilirsiniz. Arap adetleriyle müslümanlığı karıştırmamak lazım. Yanlış bildiklerinizi unutun. Yani Sedacım aslında sen dokunarak şeytana uymadın. Şu an sadece yaptığın şeyi gizlediğin için şeytana uymuş sayılabilirsin. Özgür seks vaadedilen topraklardan çıktı, 68'deki gençlerden 1300 sene önce. Unutma bunu ; )
Ailenizin Zekeriya Dümen'i divadeiwob sorunuzu yanıtladı.
Ekim 13, 2007
Ajda Pekkan yahut yürüyen merdiven...
Evvela, uzun bir aradan sonra burayı şereflendirdiğim için herkesi kucak dolusu, burcu burcu, cemre cemre selamlıyorum. Arkadaşımızın bu sorusu beni hayli heyecanlandırdı. Çünkü yıllar evvel kulağıma çalınan dandik mi dandik bir dedikodu aklıma geldi. Bu dedikoduya göre Ajda Pekkan adlı şöhretimizin evinde bir adet yatay asansör varmış. Bunun ne demek olduğunu şu an izah edemiyorum nitekim ben de anlayabilmiş değilim, zira asansör sözcüğü tahmin edebileceğiniz gibi dilimize Fransızca'dan geçmiştir ve ascension sözcüğüyle aynı kökten gelmektedir. Ascension ise "yükselme" manasına gelir. Bu yüzden yatay bir şeyin de asansör olabilmesi ancak yere belli bir açıyla yapacağı yükselme fonksiyonunu yere getrmesiyle mümkündür.
"Ascension", Türkçemizdeki gibi fiziksel, manevi, ekonomik, sosyal hatta varsa seksüel anlamlardaki yükselme için kullanılabilir. Muhtelif peygamberin başına gelmiştir. (Konumuz o değil)
Gelelim sizin bunu niye rüyanızda gördüğünüze:
- Ya Ajda Pekkan'ın evine gideceksiniz;
- Ya da asansör sandığınız şey aslında etrafı kapalı bir yürüyen merdiven.
Kutsal bir şahıs olma ihtimalinizi dile getirmiyorum nitekim o ascensionun sonunda sanırım size "neden böyle olduğu" yönünde bir açıklama yapılırdı, buralarda böyle telef olmazdınız.
Umarım faydalı olmuştur ve şu an bu bilgiye sahip olmadığınız anlara nazaran çok daha mutlusunuzdur.
Ekim 08, 2007
daha 12!
Göz doktoru bir alt katta.
Ekim 01, 2007
daha 12
Öncelikle soruyu biraz düzeltelim ama tam olarak değil: hz muhammedi kucuk yasta gorup, onun peygamber olacagini tahmin eden kimdir?
Bahira adındaki rahip, muhammed daha 12 yaşındayken onu görmüş ve onun peygamber olacağını tahmin etmiştir. Bu düşüncesini, muhammedin amcası ebu talip ile de paylaşmıştır.
Eylül 30, 2007
Ben Yoruldum E(1)L(3) Çekenler Yorulmadı
Ramazan ayının sonuna yaklaşmış olsak da cevaplayalım, gelecek sene için sayarız.
Sabah, öğle, akşam, gece, ikindi, şafak, gün batımı ereksiyonlarının hepsini sayabiliriz. Hepsi için cevabımız: HAYIR. Ereksiyon olmak bozmaz. Yalnız ereksiyonun kendiliğinden geçmiş olması gerekiyor. Yani sizin müdahalenizle (anladınız umarım) geçerse o zaman orucunuz bozulur. Bilerek orucunuzu bozduğunuz için de ya 61 gün oruç tutacaksınız ya da başka şekillerde bu cezayı halledeceksiniz. O sizinle Allah arasında ama ben genel prosedürden bahsedeyim:
Orucunuzu bozdunuz ve 61 günlük kefaret orucunu da tutmak istemiyorsunuz. O zaman iki seçeneğiniz var
- Bir adet köleyi azat etmeniz lazım. Şu anki yönetim şeklimizle bu pek kolay değil. Onun yerine kocanızı ya da karınızı bir kaç günlüğüne serbest bırakın bence
- 30 açı doyurmak. İşte bu çok tehlikeli. Bizim bir arkadaş "abi ne kefaret orucu tutçam, veririm parasını hallederim" deyip 30 açı 3 öğün boyunca doyurdu. Bu açlardan biri Metehan diğeri de Kürşat olduğundan adamın yediği kazık çok büyüktü. Sonra zaten borçlarını ödeyemediğinden kendisiniz bizzat şahsen intihar etti, geri iade de alınmadı dünyaya.
Sorunun ikinci kısmı osbir çekmek günah mı diyor. Bunun da şartları var tabi. Hemen yazalım vatana milete, dine bir faydamız dokunsun, bakalım muhtarın reddi
kitabı ne diyor bu konuda: "El ile istimna; zevk için olursa haram, sükunet bulmak için caiz, zina tehlikesi olursa, vâcib olur. (redd-ül-muhtar)"görüldüğü üzere ilk durumda bırakın günah olmayı anal seks'le aynı kategoriye sokulup haram olarak nitelendirilmiş. Benden söylemesi. Durduk yere yapmayın yani.
Sana Bi Bi Bi Bi Gaymak Lazım - Balla Yersin
Soru 081: hibon : yag neden kaygandir?
Canım kardeşim Hibon Almanyalardan sormuş yağ neden kaygandir diye.
Kimya biliminin merkezi olan bu yerden böyle bir soru gelmesi sitemiz adına sevindirici, gurur verici bir şeydir. Ünümüzün nerelere kadar yayıldığının göstergesidir.
Bir Bachelor of Science in Chemistry olarak hemen söyleyeyim: Yağlar apolar bir yapıya sahip olduklarından ötürü kaygandırlar. Daha fazla bilgi için sizi herhangi bir "General Kimya" kitabına yönlendireyim. Benim tercihim Petrucci'nin kitabıdır. Ben de orijinali var ama İstanbul'da kaldı. Adresimi bilenler gidip oradan alabilirler.
Bu soru o kadar doğru o kadar yerinde bir soru oldu ki daha fazla bir şey diyemiyorum. O yüzden böyle doğru sorular sormayın çünkü şu an The Girl Who Wants To Be God dinliyorum.
Eylül 25, 2007
Yine De Oynar Mısın Benimle
Coito ergo sum, nickname'in çok güzel, hemen tanışmak istiyorum seninle. Cogito versiyonunu duymuştum yalnız Coito haggaten daha bi manidar olmuş bu güzelim sayfamıza.
Bu blogger milleti öyle paylaşmayı sevmez. Çelişkili görünebilir tabi hem paylaşmayı isteyip hem de paylaşmamayı istememek. Gerçi bu konuda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ( hayatımda okuduğum en güzel metinlerden biridir bu, her seferimde gözlerim dolar, keşke derim hep) 1211 sayılı maddesinde "Hiçbir kişinin kendi kendisiyle çelişme hakkı engellenemez - buna doğal afet durumları da dahildir." yazar.
Her haklı saklı olan insanlar bu haklarını da sonuna kadar kullanmakta stray dog'lar kadar özgürdür.
Profil paylaşmama durumunu ben anlamam, anlayanı anlamam, paylaşmayanı sevmem. Benim bloguma paylaşılmamış profil sahibi biri yazarsa anında yazdığını silerim. Anonim yaz kardeşim, tıklıyoruz kimmiş bu diye, bi bakıyoruz bu salak yazı çıkıyor.
Anlamam diyorum ama aslında kastettiğim analmam, haram yani. Olmaz. O yüzden tahmin edebildiğim kadarını yazayım.
Öncelikle herkesin kendi özel sebepleri olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduralım. Sonra da "ihtimal dahilindeki" diğer sebeplerden bir iki tanesini yazayım. Ne şişi yakalım ne de kebabı.
Bazı bloglara sadece blogger hesabı olanlar yorum yazabiliyorlar o yüzden misal ben hem yorum yazmak istiyorum o bloga hem de kim olduğum bilinmesin istiyorum. O zaman hemen çakma bir blog hesabı alıyorum ve kendimi mutlu ediyorum. Profilinin kendi sayfasında gözükmemesini isteyen kişi bunu zaten ayarlayabilmekte. Bu yüzden profile ulaşabilecek bir tek yorumlar kalıyor, bu da benim tahminim oluyor analyacağınız.
Başka bir ihtimal de "Abi ben internette ne form görsem dolduruyorum. Blogger profilime de telefon numaramı ve adresimi dahi yazıyorum alışkanlıkla. Doğal olarak da herkes görsün istemiyorum. O yüzden hem dolduruyorum hem de yayınlamıyorum, dünyanın en zeki üçüncü insanıyım." olabilir. Bu kişilere allahtan rahmet, sevdiklerine başsağlığı diyorum.
Coito'nun sorusunun yanıtına gelince; sen hassiktir de bakalım, sonrasında da bak baklım "yine de oynarlar mı seninle"..
Eylül 19, 2007
Enlarge Your Question, Shrink Your Penis
Önce teknik, sonra taktik bilgiler.
Bir inç 2,54 cm'ye tekabül etmekte. 5 inç ise, hemen bakıyorum Texas hesap makinemi kullanırak, ee, hah, 12,7 cm yapıyor. İnternette bunun normal olduğu yazıyordur, doğrudur. 12 santim dediğin nedir ki? Uzun Marlboro sigarasından birazcık daha uzun.
Görüldüğü üzere senin penisin (12,7-11)/12,7 * 100 = %13 daha küçük ortalamadan. Öncelikle sağlık olsun, geçmiş olsun, allah daha kötüsünden saklasın, buna da şükür vs diyebilirim. Malesef penisiniz ( ki artık bundan sonra 'pipi' olarak geçecektir bu konuşmada, zira biz padawan penis'lere pipi deriz) küçük.
Aslında çok küçük de değil. Ortalamanın 12-13 civarında olduğunu düşünürsek normal sayılırsınız. Tabi ben kendi çevremle kıyaslayarak küçük diyorum. Zira Biz büyük penisliler ) ki artık bundan sonra 'yarrah' olarak geçecektir bu konuşmada, zira biz master jedi penis'lere yarrah deriz) 18 santimden bir milim aşağısını grubumuza almayız. Bu da takribi 7 inç'e denk düşmekte.
Şimdi biraz içine su serpeyim. Evet, pipin var ama bu hiçbir şeyin sonu değil. Nasıl ki büyük olması da hiçbir şeyin başlangıcı olmadığı gibi. Vajinadaki sinirlerin yüzde 90'ı Allah'ın senin gibi kullarını düşünmesi sonucu ilk 1/3'lük kısımdadır. Yani kadınları fiziksel olarak uyarmada bir sorunun olmayacak. Rahat ol. Ayrıca anal seks şansın da yarrah'lılar taburundan daha çok olacak. Çünkü o porno filmlerde gördüğü her şeyi emen popolar gerçek hayatta yoklar ya da çok az bulunmaktalar.
Yalnız kötü bir tarafı var küçük pipinin; ağızlara layık değildir malesef. Olabildiğince göstermemeye çalış etrafa falan da filan. Ayrıca vajinanın içini tam olarak dolduramayacak oluşuna, "kökleme" denilen hareketin sende çok boş olacağına ya da "pay bırakma" işlemini yapmanın sende imkansız olduğuna kendini alıştır. Tabi buradan uzun penisli beylere ve sevgililerine sesleniyorum, lütfen imkanlarınızı sonuna kadar kullanın. Her sevişmenizi "bu son olabilir"mişçesine yaşamanızı tavsiye eder gözlerinizden öperim.
Saygılar
Ailenizin Dohtoru
Eylül 12, 2007
Biz Semra Hocayla Sevişiyoruz*
Soru 087: deli: ne olur bana yardım edin şu an 14 yaşımdayım ve öğretmenime aşık oldum ne yapmalıyım onu aklımdan nasıl silmeliyim
Sevgili deli kardeşim, bir çok insan öğretmenine aşık olmuştur. Ben de onlarca öğretmenimden bir tanesine aşık olmuştum. Ne kadar zor olduğunu anlayabiliyorum. Bir türlü yaklaşamıyorsun, düşüncelerini açamıyorsun. İyice korkuyorsun. Çok normal. Ben çok şanslıyım. İyi konuşabiliyorum, iki lafı doğru düzgün söyleyebiliyorum. O yüzden durumu düzeltmiş ve istediğim müspet sonucu elde etmiştim. Yaklaşık 1 sene kadar. Ondan sonra aşk bitti, ilişki bitti. Aklımdan silindi. Aynı şeyi senden bekliyoruz tüm “O Soruyu Sor” ekibi olarak. Teşekkür mektubu yollamana gerek yok. Ne zorlu şartlar altında çalıştığımızın farkında olman ve arkadaşlarına bu siteden bahsetmen bizi çok mutlu edecektir.
Best Wishes
Divadeiwob
Chief Executive Blogger
* İnek Şaban - Hababam Sınıfı
Eylül 11, 2007
Yeter Ama Metin Bey, Ben De İnsanım!
Soru 086: ftb: icerigi denetlenmeyen bir online sayfaya (herhangi bir text box icine) cinsel icerikli/mustehcen metin girme hizi cm/sn cinsinden kactir? girerken bir yanma yapiyorsa bu normal midir?
Abim sormuş, ben de yanıtlayayım.
Genelde soruların niye sorulduğu benim derdim değil. Adam denk gelir bu sayfaya, bir şeyi de merak etmiştir, denize şişesini atar. Bu sefer FTB bir tespit yapıp bunu kibarca değerlendirmemi istemiş aslında. Bakalım ne demiş, yakınlıklarımız, benzerliklerimiz var mı “o soruyu sor” sitesi olarak.
ftb: icerigi denetlenmeyen bir online sayfaya (herhangi bir text box icine) ( ahanda bizim çetbaks) cinsel icerikli/mustehcen metin (ahanda gene bizim çetbakstaki metinler) girme hizi cm/sn cinsinden kactir? girerken bir yanma yapiyorsa bu normal midir?
Pek yanıtlayamıyorum bu soruyu. Başka konulardan bahsedeyim belki kesişiriz.
İki elin ve ayağın toplamda 20 parmağı kadar maksimum okuyucuya sahip “başkası sorsun, sen yanıtla hep beraber eğlenelim” sitemizde son zamanlarda artan cinsel içerikli metin girme olayı yakında benim tepemi attıracaktır. En son sorulardan bir tanesini örnek vereyim: Nurbanu: sevgilim srtünürken vajınama boşaldı ve adetim gelmesine 3- 4 gün var acaba hamile kalır mıyım...
Şimdi Nurbanu bu kadar rahat bir soru sorabiliyorsa ben de çok rahat bir şekilde bunu yanıtlamalıyım aslında. Ona merakımdan “sevgilin niye sana sürtünüyordu?” diye sormalıyım. Sevgilin dünyanın en dayanıklı ve uzun atlamacı spermlerine sahip olsa bile kendi yolunu bulup yumurtayı döllemesinin mümkün olamayacağını söylemeliyim. Hatta eğer sevgilisini boşalırken gördüyse ( ki anladığım kadarıyla bunu görmüş olmalı) her şeyi bir sebep doğrultusunda yaratmış olan Allah’ın meninin bu kadar yüksek debide akmasını ( buna fışkırmak da diyebiliriz) sağladığını düşünerek rahat olması gerektiğini anlatmalıyım. Ona ayrıca bu bilgilerin çok standart olduğunu. Bırak benim gibi 24 yaşında bir veledin bunları bilmesini, artık 16’sına gelmemiş insanların insan anatomisi ve fizyolojisi hakkında ondan fersah fersah ileride olduğunu ona bildirmeliyim. Tabi ayrıca bunun “nurbanu’nun” suçu olmadığını, kendisinin yalnız olmadığını da söylemeliyim.
Birkaç ipucu daha vereyim. Âdetin birkaç gün öncesi ve birkaç gün sonrası “güvenli” sayılan zamanlardandır. Öncesinde yumurta zaten ölmek üzeredir ve atılması çok yakındır. Sonrasında ise yeteri kadar olgunlaşmamıştır. Sevgili başarılı bir atış yapmış olsaydı bile ( veya bilerek bir “hata” yapmış) hamile kalman pek olası değildi. Tabi korunmayı elden bırakmamak lazım… Herkese tek eşli ve prezervatifli hayatlar diliyorum.
Not: Bu arada cinsel içerikli sorunlarınız için uzman hekimler var bu memlekette ( şaşırtıcı ama gerçek) Lütfen benim gibi pipisi sidikli, burnu sümüklü bir çocukcağızın laflarına itibar etmeyin. Okuyun ama kuşkucu olun. Ayrıca “lan sen artı iki eski ikilik dilimde bir risk yok dedin, bu çocuğun velayetini al” diyeniniz olursa onu kendisine “lan” diyeni trafik ışığının kırmızıdan sarıya geçerken korna çalan kişilerden daha hızlı bir şekilde dövebilecek birisine havale ederim. (EFT demedim dikkat ettiyseniz, havale dedim, anladın sen anladın ;)
Not: Atina’dan Reha Muhtar’ın bildirdiğine göre içeriği denetlenmeyen bir online sayfaya (herhangi bir text box içine) cinsel içerikli/müstehcen metin girme hızı 42 cm/saniye olarak belirlenmiş. Yanma yapması normalmiş. Ayrıca Orhan Veli'nin de “Text box içindeki müstehcen metin olsam” dediği rivayet edilmiş.
Aşık Atma N'olur, Elbet Seni De Bulur
Soru 085: rumuz ateş: bir kişinin sana âşık oıdugunu nasıl anlarsın
Rumuz ateş kardeşim, öncelikle sorduğun sual için sana teşekkürlerimi sunmak isterdim ancak bu beni seninle aynı seviyede gördüğüme dair bir yanlış anlaşılmaya yol açabileceğinden ötürü “eline sağlık” demekle yetiniyorum. Bu görünüşü kurtarma adına söylenmiş bir şey. Ben hayatım boyunca James’in şöyle dile getirdiği şekilde yaşamış bir insanım: “Living life like a comatose, ego loaded and swallow, swallow, swallow." Bu arada swallowstrings’e de bir göz kırpayım o kadar swallow dedikten sonra.
Soru “bir insan kendisine âşık olunduğunu nasıl anlar?” olarak sorulmamış. Bu bir tercih olabilir. Ben iki türlüsü için de yanıtlayayım. Öncelikle ben kesinlikle anlamam birisinin bana âşık olduğunu. Şimdiye kadar ( saymam lazım bir saniye) 4 kişi bana âşık olduğunu söyledi farklı zamanlarda. Onlar söyleyene kadar bilmiyordum. Onlar söyledikten sonra da bildiğim tek şey bana âşık olduklarını söylemiş olmalarıydı. Oysa bana göre bana âşık olan insan sayısı üçtü ve bunlardan ikisi “âşık olduğunu söylemeyen” kişilerden oluşuyordu. 20 tane veri olmadığı için pek anlamlı olmasa da yeteri kadar hata payını göz önünde bulundurup sana “aşığım” diyen her dört kişiden sadece bir tanesiyle ortak görüşe sahip olacağını sıkabilirim hiç utanmadan ve sıkılmadan.
Soruyu genellersek ise bir insan başkasının ona âşık olduğunu anlayamaz. Tahmin edebilir, bilebilir, hissedebilir. Ancak kesinlikle anlayamaz. Saçma ve akıl dışı bir şeyi anlamak Yüce Allah’ın biz kullarına bahşetmediği konulardan bir tanesidir. O yüzden anlamayı boş ver. Arada dolu tutarsan da ne âlâ?
Ben küçükken, ufacıkken, içi dolu turşucukken, kapitalizmin dümen suyuna girmeden önce âşık olmuştum. Hem de birkaç kere. Karşımdakiler bunu anlamadılar doğal olarak. Bunu bildiler. Zira ben söyledim onlara. Hiç çekinmeden. Her birine hissettiklerim farklıydı. Birbirine benzeyen iki tanesi yoktu hiç. Ancak hiç saklamadım sevdiğimi. Allahın bildiğini niye kuldan saklayayım?
Yours Truly
divadeiwob.
Eylül 10, 2007
Ciddi Müessese
Sevgili Ragnar,
Tabi ki biliyorduk. Biz burada O Soruyu Sor! cevaplayıcıları her bir şeyi bilmesek de, pek çok şeyi biliriz. Birşeyi bilmediğimizi düşünmen bizi derinden yaraladı. Küstük sana.
Divad üstadımın da dediği gibi, burası ciddi bir müessese.
Not: bu arada zilyon tane soruyu pas geçip bu son soruyu cevaplayıp kolaya da kaçmadım değil. Aman yarebbim.
Erken BoşalMA
Cinsellik konusundaki bilgisizliği gördükten sonra artık insanlardan daha az şey bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bence Newton Amca’nın söylediği 3 kanunu filan, yok Beethoven Emmi’nin 9 senfonisi ya da Ali Baba’nın 40 Haramisini bilmek filan… Üst düzey beklentiler diyeyim.
Sorumuzu yanıtlamaya çalışayım eskinin en hızlı erken boşalmacılarından biri olarak.
Efenim, elbette bekârlarda (soruda Bekerlarda denmiş ama ben onun bekâr olduğunu düşünüyorum. Diğer türlü tanıdığım tek Beker, Haluk Beker’dir. Kendisinden nefret bile etmiyorum. O derece yani.) erken boşalma olur. Erken boşalma nereden bilsin sizin nikâh yapıp yapmadığınızı. İmam mı kıydı nikâhı, kaptan mı kıydı, yoksa belediyeden aldığı yetkiyle bir memur mu kıldı? Nereden bilsin, böyle saçma bir şey mi olur? Evlenince bu iş düzene girmez. Sizin adam gibi düzmeniz gerekir, şartları yani. Tabi senelerin bir birikmişliği olabilir aşmanız, boşaltmanız gereken. O yüzden ne kadar erken boşalırsanız o kadar çok yol alırsınız. Misal ben evleneceğim kişiyi çok acımaktayım. Şu an 24 yaşındayım ve içimdeki potansiyel debi inanılmaz boyutlarda. Sanırım bir yolunu bulmalıyım. Mesela her 108 dakikada bir butona basıp enerjimi atabilirim. Belki Lost’taki adadaki en büyük sorunlardan biri budur. Adada o kadar az insan sevişti ki şimdiye kadar, birileri her 108 dakikada bir adayı boşaltmak zorundalar.
Soruyu soran arkadaşımız mastürbasyon demiş ama ben “osbir” kelimesini daha çok sevdiğim için bunu kullanacağım. Öncelikle osbir öyle şakaya gelecek bir şey değildir. Ciddiyet ister. Karpuzla veya kavanoza kıyma koyarak “aletli osbir” yarışmalarına katılabilirsiniz. Ayrıca, okulda, hastanede, kütüphanede, iş yerinde yani kısaca “deplasmanda” diyebileceğimiz şekillerde de yapabilirsiniz. Şahsen benim bir numaralı deneyimim Bizim okulun oradan Bebek’e gidene kadar yaşadığımdı. Trafiğin olmadığını düşünürsek sanırım 1,5 dakikada çok güzel şeyler yaşamıştım. Hatta bununla ilgili bir kitap mı yazsam? 90 Dakikada Heidegger diye kitaplar yazılıyorsa ben de 90 saniyede 3 Osbir ( 3 saniye de benden)
Sorunun kısaca yanıtı 10 dakika çok kardeşim. 2–3 dakika iyidir. Sen başkalarının dediklerini o kadar sallama.
Tabi bu arada soruyu soran kişinin erkek olduğu varsayımını yaptım. Zira bu ataerkil toplumumuzda kadınlar çapkın olmuyorlar. Tabi bunun sorumlusu olarak erkekleri göstermek işin kolayına kaçmaktır. Çünkü “çapkın” kadınlara “orospu” diyen kadınların sayısı erkeklerin sayısından çok daha fazladır. Kendisini mutlu eden kadına niye kötü davransın değil mi canım?
Kadınlarda osbir konusunda pek bir cahilim. Oysa bir sevgilim bu konuda uzmandı. Keşke dinlemiş olsaydım o konuşurken. Ama isterseniz size e-mail adresini verebilirim. Ancak çok umarsızsanız benden isteyin.
Evlenince hayat ne olur bilmiyorum. Hiç evlenmedim. Hiç de düşünmüyorum. Gencim güzelim ; ))))
5 kuruş fazla olsun, kırmızı olsun....
Sevgili dilsuhte,
Sorunda herhangi bir soru öğesi yok. Soru işareti bile yok. Tabi ki bu beni senin sorunu cevaplamaktan alıkoymayacak. İtinayla doğru yanıtlamaya çalışacağım bu soruyu.
Öncelikle, divad, nam'ı diğer evren üstadımı kırmızı küçük bir spor arabanın içinde arkadaşlarıyla görmen tamamen normal birşey. Çünkü divad üstadım kırmızı küçük spor arabalara binecek kadar karizmatik ve bu arabaya arkadaşlarıyla binecek kadar da sosyal bir insandır. hatta büyük ihtimalle o arabadakiler arkadaşları değil, milyonlarca hayranından bir kaçıdır. İkincil olarak, sorunun daha bi soruya benzeyen kısmına geçecek olursak, (sen neden ordaydın kısmına yani), bunun cevabı da şu olabilir. Yani bütün bu olanları düşününce, gayet net bir şekilde ortaya çıkıyor. Sevgili divad üstadımın da onaylayacağı gibi her şeyin bir açıklaması vardır. Tabi bunlar kafa karıştıran şeyler. Demem o ki, senin orda olman tamamen rüya sahibi olmanla alakalı. Rüya sahibi ben olsam, sen orada olamazdın. "Peki neden rüya sahibi sensin?" gibi bir bonus soru sorayım o zaman. Hemen de ardından cevap vereyim. Rüya sahibisin çünkü sen de diğer milyonlar gibi divad üstadıma karşı aşırı hayran birisin. Çünkü divad üstadım olabilecek üstadların en iyisidir. En muhteşemidir. Oh beybi, yes.
Original Profession
Soru 080: murat: original profession ne demek?
“Profesion dö oğijina” kavramı karşımıza ilk olarak Maquis de Sade’ın “Erdemle Kırbaçlanan Kadın” eserinde çıkmıştır. Hepimizin tahmin edeceği gibi Original Profession ile Original Sin arasında çok yakın bir ilişki vardır. Hepimizin tahmin edebileceği gibi demiş olmama bakmayın. Eminim bir kaçınız orijinal günahın ne olduğunu bilmiyorsunuzdur. Ben de bilmezdim birkaç gün öncesine kadar ancak bu günahı işlemiş olan kişiyle tanıştım geçenlerde. Evet, yanlış duymadınız, geçenlerde Havva Ana’mızla tanıştım rüyamda. Göbek deliğinin olmamasından anlayıverdim şıp diye. Gördüğüm belki de baş melek Mikail’di. Çok da önemi yok kim olduğunun. Önemli olan sorunun cevabının bana ilahi bir şekilde gelmiş olmasıdır. Original Sin, yani tüm günahların sebebi; Havva Anamızın gazına gelip yasak elmayı yiyen Adem Babamızın işlediği günahtır. Ondan bu yana insanlığın üstündeki bu kara leke bir türlü atılamamış, onun yerine bir çok çamur atılmış, izi kalmıştır.
Mösyö Marki dö Sad da bir benzerlik kurarak tüm mesleklerin kökenine inmeye çalışıp ilk mesleğin ne olduğunu bulmaya adamış Orleans’taki köy evinde uzunca bir süre. En sonunda da kendisine yakışacak bir şekilde Fahişeliği ilk meslek olarak belirlemiş.
Ben şahsen, bizzat, kendim olarak, naçizane görüşümü bildirmek istiyorum. Bence ilk meslek fahişelik değil hırsızlıktır. İnternet hırsızlığıdır hem de. Ne dediğimi anlamıyorsanız da Allah sizi ne etsin artık bilemiyorum. Tövbe tövbe.
Eylül 09, 2007
Blog Job
Soru 079: Ragnar: Soru şu: Neden bu blog işiyle uğraşıp, bir sürü faydalı işi bir kenara bırakıyoruz? Egomuzu tatmin mi, amaç? Yoksa ne? Boşalmak? Blog yazan için herkes için cevaplarsan seviniriz.
Ragnar Üstadımız aylar önce bu soruyu sorduğu zaman beni bir düşünceler aldı, bir düşünceler götürdü anlatamam. Zaten "niye" sorusu cevaplanması en zor sorulardan bir tanesidir. "Nasıl" olduğunu şıp diye anlatabilirim oysa. Misal "google it you moron" diyebilirim "baba, nasıl yapıyorsunuz bunları derse biri bana.
Öncelikle sitenin kuralları gereği sorudaki yanlış bir kısmı düzelteyim. Blog işiyle uğraşıp bir sürü faydalı işi bir kenara diye bırakmak diye bir şey söz konusu değil benim görüşüme göre. "Görüşe göre" de ne komik bir şey. Neyse. Filozof David Bowie Bey'in de dediği gibi… Eee, şey.. Unuttum ne dediğini ama eminim tam uyacak (tam süper olacak) bir şey demiştir.
Başkalarını bırakayım da kendimin niye yazdığını söyleyeyim. Bunu çoğu zaman ben, çoğu zaman da diğerleri söyledi. Efenim ben doğuştan artist ve kasıntı bir tip olduğum için blog yazarım. Kanımda hava atmak çok olduğundan CO2 oranım düşüktür. Kendimi olmadığım gibi göstermeye çalışır, manitaları ağıma düşürmek için planlar yaparım. Hiç gitmediğim filmler, hiç okumadığım kitaplar üzerine ahkam keserim. Aslında hiç dostum olmadığı halde sanki çok sevilen bir insanmışım gibi davranırım. Ne de olsa kim nereden neyi bilecek? Dünyanın en duyarlı insanı olarak gösterebilirim kendimi veya isimleri bende saklı gizli birkaç blogger gibi hiç olmayan sevgililerime ağıtlar yakarım, hiç yatmadığım kadınlardan bahseder, tuvalet rulosunu doldurmayacak penisimden bahsederim. Neyin ne kadar doğru, neyin ne kadar eksik, neyin ne kadar yanlış olduğunu kimsenin (doğası gereği) anlayamayacağı bu internet aleminde at koştururum. Yeni insanlarla tanışmak istiyormuş gibi durup aslında “kitle”nin ne kadar sıkıcı ve tekdüze olduğunu bilip bundan uzak dururum. Arada birkaç kişi çıkar belki karşıma farklı olarak. Onlarla başka konuşurum. Ama sen bilemezsin başkasıyla nasıl konuştuğumu. Mesela hiç sevmediğim halde birisine aylarca “aşığım” diye takılabilirim. Emin olamazsın bir türlü. Ben yansımalardan oluşan bir kolaj çalışmasının son ürünü olarak hizmet veren bir blogger’ım. Benim amacım tamamı ne tam doğru ne tam yanlış bir hayat sunmak. Okuyucu ya bunu bir romanmış gibi okur ve kurguladığımı zanneder ya da bunu bir hayat olarak düşünür ve arkasındakileri merak eder. Oysa ikisi de değildir. Blog bir aldatmacadır. Hayatın kendisi de öyle tabi. Blog da onun bir yansımasıdır.
Eylül 06, 2007
Ömürcek
Soru 082: barış : evde örümcek görmek ne demektir? (dini olarak)
Sevgili barış,
Değerli üstadım Divad Eiwob 'un bana verdiği yetkiye dayanarak bu sorunu cevaplamayı uygun gördüm. Her ne kadar aslında divad üstadım şüphesiz benden daha iyi cevap verebilecektir bu soruya. Fakat kendisi şu anda daha önemli işlerle ilgilendiği için bu sorunu cevaplayıp seni daha fazla bekletmemenin iyi olacağı kanaatine vardım. Evet sevgili barış kardeşim. Senin de anlamış olduğun üzere sevgili Divad üstadım daha önemli işlerle ilgilendiğine göre senin sorun aslında önemsiz bir soru, tırt yani. Ama tabi ki, burada yanlış soruların itinayla doğru yanıtlanır. (ulan yoksa tersi miydi?) Bu nedenle bu soruyu yanıtlamayı kendime görev edindim. Şüphesiz değerli üstadım Divad benden daha iyi görev edinirdi bu soruyu cevaplamayı.
Bu soruyu cevaplarken, önce analiz sonra sentez yoluna gitmeyi uygun gördüm. Şüphesiz Divad üstadım benden daha iyi uygun görürdü. Şöyle bir kategorizasyona gideceğim.
* Örümcek nedir?
* Ev nedir?
* Görmek nasıl olur?
* Dini anlam nedir?
* Evde örümcek görmenin dini anlamı nedir?
1-Örümcek nedir?
Örümcek, eklembacaklıların örümceğimsiler(arachnida) sınıfının örümcekler (Araneae) takımından türlerine verilen genel addır. Yani sevgili barış, örümcekleri, diğer örümceğimsiler ile karıştırmamalısın. Divad üstadımın da onaylayacağı gibi diğer örümceğimsiler örümcek değildir. Başka bişeydir. Bu örümcekler hemen hemen dünyanın her tarafında yaşarlar. Hatta senin benim evimde bile yaşarlar. Yer seçmezler. Mütevazi yaratıklardır. 30.000 kadar türü vardır. Örümceklerin boyları, birkaç cm'den 20 cm'ye kadar değişir.
2- Ev nedir?
Ev insanların içinde yaşadığı ve barındığı yapıdır. Hayvanların barındığı yerlere ev denmez sevgili barış. Olsa olsa kümes, ahır, ağıl vb isimler verilir. Bazen insanların yaşadıkları yerlere de kümes veya ahır denir ki, o insanların insanlıklarından şüphe ederim. Şüphesiz, Divad üstadım benden daha iyi şüphe eder bu konuda. Bir diğer yanılgı da, kaplumbağaların evlerini sırtlarında taşıdıkları yalanıdır. Ben buna ancak kıçımla gülerim. Hatta Divad üstadım benden daha iyi kıçıyla güler.
3- Görmek nasıl olur?
Her ne kadar lise fizik kitaplarında görmek ışığın göz merceğinden falan geçip retina üzerine düşmesi ve ışığa duyarlı hücrelerin bu ışığı alıp beyne göndermesi şeklinde biyoloji ve fizik bilimlerinden yararlanılarak anlatılmışsa da aslında kazın ayağı öyle değildir. Bi kere görmek için önce bakmak gerekir. Sen örümceğe bakmazsan göremezsin de. Sonra gidip örümcek ağına düşersin maazallah.
4- Dini anlam nedir?
Dini anlam, dinle ilgili olan anlamdır. Mesela inek dediğimde, senin aklına bir hayvan gelir ama bir hindunun aklına başka bişi gelir. İşte bu dini anlamdır. İnek hindulara göre kutsal bir hayvandır. Şüphesiz, Divad üstadıma göre daha da kutsal bir hayvandır. İneğin etinden sütünden ve yününden yararlanırız. Ama hindular yararlanmaz.
5- Evde örümcek görmenin dini anlamı nedir?
İşte geldik zurnanın zırt dediği yere sevgili barış. Evde örümcek görürsen aklına önce evin tozlu ve bakımsız olduğu fikri gelir. Fakat bu dini anlam değildir. Dini anlam dinle ilgili anlamdır. Peki örümcek görmenin dini anlamı nedir? Bu soruya sen cevap veremezsin barış. Ancak ben cevap verebilirim. Bir de Divad üstadım verebilir. Örümcek için denir ki Hz Muhammed'in hayatını kurtarmıştır. Hz Muhammed bir gün bir mağarada saklanırken bunu kovalayan pis kafirler mağaranın önüne gelmişler. Bakmışlar ki mağaranın önünde kalın bir örümcek ağı var, demişler ki o zaman bu mağaraya kimse girmemiş. Sonra gitmişler. O yüzden örümcek saygı duyulası bir hayvandır dini olarak. Örümcek görmenin dini anlamı budur. Örümceği evde görmenin dini anlamı ise bu durumda sanırım evine uzun zamandır kimsenin girmediğidir.
Bu tırt sorunu cevaplamak için bu kadar uğraştım sevgili barış. Wikipedialardan copy-pasteler ettim. Kendi bilgimle harmanladım. Yanlış sorunu doğru yanıtlamaya çalıştım. Ama bakalım sen bundan kendine bir pay çıkaracak mısın sevgili barış?
Son olarak bana bu imkanı sağlayan tüm türkü dostlarına sevgilerimi sunuyorum.
Ağustos 22, 2007
Bekaret
sevgiiii: Merhaba ben 7 yaşında tecavüze ugradıgmı hatırlıyorum ama bazı şeylerden emin olamıyorum. Kendi imkanımla doktora gitmeden bakire olup olmadıgımı nasıl ögrenebilirim?Kizlik zari muayenesi ev tipi bir testle yapilabilecek birsey degildir.Kızlık zarı vajina (dölyolu) girişinde yaklaşık 1-2 cm. içeridedir, haliyle kendi kendine kontrol etmek icin cok kuvvetli isiga, cok esnek bir bedene ve keskin gozlere ihtiyac vardir.
Yine de kendi imkanlarinla, (virgul) doktora gitmeden bakire olup olmadigini ogrenmek istiyor isen sana onerim deneysel ve zevkli bir yol izlemen: bir an evvel sevdigin bir kisi ile bir kosu sevisip bakire olup olmadigini ogrenebilirsin.
Hem ugradigini dusundugun tecavuz, hem de bekaretinle ilgili noktalari iyice aydinliga cikarmak istersen sana hipnozu da bir cozum olabilir. Istanbul'da yasiyor isen mutlu insan Cenk Kiper"e kendini gosterip hem jinekoljik muayeni (ki yilda bir yaptirmak ehvendir) olur hem de hipnozla unuttuklarini hatirlamayi deneyebilirsin.
Soruya geri donecek olursak kendi imkaninla, doktora gitmeden bakire olup olmadigini ancak seviserek ogrenebilirsin.
Kolayliklar dilerim.
Ağustos 20, 2007
Görünmezlik
Görünmezlik, binlerce yıldır insanların ilgisini çekmiş bir konudur. Tüm insanlık tarihinde görünmez olmayı başarmış çok az insan bulunsa da, görünmezlik konusunda teori ve pratik bir türlü anlaşmaya varamamıştır.
Işığın, işine geldiği zaman parçacık, işine geldiği zaman dalga özellikleri göstermesi, görünmezlik araştırmalarının teorik kısmını çok zorlar. Işığı yansıtmadan, doğrudan geçiren bir canlının, gözünün de aynı özelliğe sahip olması onu kör yapar. Bu bilginin varlığı bile birçok İsviçreli bilimadamını görünmezlik araştırmalarından vazgeçirip, üç açılı diş fırçalarına yönlendirmiştir. İsviçreliler'in yerini alan Japonlar, çekik gözlerinin de avantajını kullanarak görünmezlik giysisini bulmayı başarmışlardır:
http://theblogjoint.com/wp-content/uploads/2006/07/invisibility_cloak.jpg
Bir taraftan kaydedilen görüntüyü diğer taraftan yayınlama prensibine dayanan bu giysinin verimli olması için ütülü olması şartı, giysinin pazar payını kısıtlamıştır.
Edebiyatta ise görünmezlik konusu çoğu zaman yüzükle çözülmüştür. Eflatun'un Devlet'iyle yolculuğuna başlayan görünmezlik yüzüğü birçok edebi eserde sahibiyle beraber görünmez olmuş, nice badireler atlatmış, elden ele dolaşmıştır. Yüzüklerin Efendisi'nden sonra Hakan Şükür'ün eline geçen yüzük, golcünün milli maçlarda kullandığı uğuruna dönüşmüştür.
Evet, görünmez olmak mümkündür. Unutulmaması gereken, görünmezliğin mutluluk getirmediğidir.
Ağustos 19, 2007
Kafein
Kahve bildiğimiz üzere kafein içeren bir içecektir ve kafein uyku kaçırıcı özelliği olan bir maddedir. Bu özelliğini beyin aktivitesini hızlandırarak sağlar. Bir nevi uyarıcıdır. Fakat tadı çok acıdır. Haliyle bu tadını kahveye de taşımıştır. Bu noktada kola devreye girer. Kola aşırı şekerli olduğu için kahve ile karışıtırıldığnda kahvenin tadını bastırır. Böylece su ile karıştırdığınız kahve miktarından çok daha fazlasını kola ile karıştırıp içebilirsiniz. Hatta kıvamı yakalarsanız ekmek üstüne sürüp yiyebilirsiniz dahi. Uzun lafın kısası kolanın tek olayı şekerli olması, kolay bulunabilmesi ve sevilerek tüketilken bir içecek olmasıdır. Ayrıca kendisi az miktarda kafein içermektedir. Bu noktada kola kahve için çok daha avantajlı bir çözücü duruma geliyor. Fakat bazı yanılgılar vardır. Onları da aydınlatmak isterim. Kısa sürede aşırı miktarda alınan kafein ters etki yapmaktadır. Kısaca tatlı kaşığı ile yediğiniz kahvenin tam ters etki yaptığı ve deli gibi uyuttuğu gözlemlenmiştir. Bu sebep ile makul miktarlarda sürekli alınması tavsiye edilir. Ayrıca Türk Kahvesi, Nescafe'den daha az miktarda kafein içerir. Bünyesi kafeine alışkın olmayan insanlarda daha etkilidir ve süper uyku kaçırır. Bunların çoğu tecrübe ile sabittir.
Haziran 26, 2007
ya tutarsa...
Köpeklerin hafızaları kuvvetlidir. Yabani devirlerini unutmamışlardır. O devirlerde, kendinden küçük hayvanlarla avlanan; türünü, cinsini umursamadan kovalayan köpekler, günümüzde bu içgüdülerini kedi kovalayarak tatmin ederler.
Aslında köpekler sadece kedi kovalamaz. Gerizekalı gibi kendi kuyruklarını kovalamaları (gerizekalı belki biraz ağır kaçtı ama siz hiç kendi kuyruğunu kovalayan bir yunus veya insan gördünüz mü?) ya da fırlattığınız sopayı geri getirmeleri ("aha da yakaladım, öldürdüm") de aynı içgüdünün yansımalarıdır.
Köpekler kedileri çoğu zaman eğlencesine, piçliğine kovalar. Yine de, özellikle çok sayıda köpeğin aynı anda kovaladığı durumlarda, yakalanan kedinin bir hayli hırpalandığı görülmüştür. Kimi zaman köpekler işi öylesine abartır ki, iki köpek karşılıklı olarak kedinin kafa ve kıç bölgesinden ısırıp kediyi üç parça olarak bırakırlar. Yazık günah.
Mayıs 30, 2007
Nemenem
Havadaki nem oranını bilmeden bu soruya tam randımanlı bir cevap verilemez. O yüzden cevap 5 derecedir. O derece yani.
Mayıs 20, 2007
Yovarlak
Köpük dediğimiz şey, küre şeklinde minik su kabarcıklarıdır. Bu su kabarcıkları, ışığı yansıtırlar. Küre şeklinde oldukları için, kırmızıdan mora kadar tüm dalga boylarındaki ışıkları yansıtacak bir açıları mevcuttur. Bu sayede ışık ne yönden gelirse gelsin, neredeyse her yöne, tüm renkleri yansıtırlar. Tüm renkleri yansıtan maddeler beyaz gözükür.
Mayıs 19, 2007
İsteyenin Bir Yüzü, Vermeyenin...
Bir elin NE si var .. Sesi var Anladın sen onu 
Efenim 23,92 senelik hayatımın son 12 senesinde her kötü günümde yanımda olan SolElim'den başka bir şeye özel site açmam çok abes kaçardı. Hiç düşündünüz mü T-Rex neden çok asabidir? Kolları kısa diye mi? Yoksa kollarının kısa oluşu başka bir şey yapmasına engel olduğu için mi? Bu arada sol elimin adı "Elizabeth"tir, sağ elimin ise "Eleanor", biri kraliçe diğeri Rigby ;)
Martılar Dozunda Uçar
diye sormuş ichi bacı.
Efenim öncelikle martılar bir o tarafa bir de bu tarafa giderler gerçekten. Özellikle vapurları takip edip simitlerini oradan çıkaranların bir çoğunun kafalarına aldıkları simit darbelerinin etkisinin buna yol açtığı üzerinde tartışmalar olan bir konudur. Artık neye sığınıp martıların kafasına simit atıyorlarsa yurdumun yardımsever insanları, garibim martılar kafalarında Dizzy Gillespie melodileriyle uçuyorlar.
Martı olmak doğası gereği zor bir şey. Akbaba olmak gibi. Martıcıklar çöpten besleniyorlar, o yüzden İstanbul boğazında bir çok martı varken kirlilik haritasında daha düşük bölgelere gittiğimizde martıların sayısı azalmakta. Bence Boğaz'ın temizlenmesi ekolojik dengeyi bozup martıların soylarının tükenmesine yol açabilir. O yüzden atıklarımızı her zaman olduğu gibi denize dökmeye en üst düzeyde önem göstermemiz gerekiyor. Şahsen ben, ee, neyse söylemeyeyim...
Martılar yüksekten uçmazlar. O yüzden pek karar verecek durumları yok. Yalnız enteresan bir şekilde Kırlangıçlar için bu soruyu yanıtlayabiliriz, ne de olsa "O Soruyu Sor" doğru soruları da hiçbir ücret talep etmeden sormakta.
Kırlangıçlar yüksekten uçarlar. Bu mahlukat yerden oldukça yüksekte uçan, takılan, dolanan böcekleri yer. Ama bazen görürüz ki alçaktan da uçarlar. Hatta onların alçaktan uçtuklarını gördükten sonra yakında yağmur yağacağını da anlarız. (Şahsen ben çok zeki olduğum için anlıyorum ama bu bilgiyi gene de paylaşayım) Bir termometre ve barometreyle yağmurun yağacağını anlıyoruz. Düşük sıcaklık ve yüksek basınç kardeşliği. Aynı şekilde bu böcekler de yeryüzüne daha yakın takılıyorlar bu koşullarda. Onları yiyen kırlangıçlar da peşlerinde olmak üzere... Hoop, ondan sonra da yağmur yağıyor. Vay anasını değil mi sayın seyirciler?
(Zengin bitirişi yaptım, farkındayım.)
42
izumi: benim asıl merak ettiğim, "o soruyu sor" ile kastedilen soru nedir? net cevap (net soru) bekliyorum.
Bundan yıllar yıllar önce (yaklaşık 17 milyon yıldan bahsediyoruz burada), evrenin uzak bir köşesinde yaşayan üstün zekâlı yaratıklar, hayatın, evrenin, her şeyin cevabını bulması için süper güçlü bir bilgisayar ürettiler. Teknik ayrıntılarına girmeyeceğim bu bilgisayar, cevabı bulmak için 7 milyon yıl istedi bu üstün zekâlı yaratıklardan.
7 milyon yıl sonra, bu üstün zekâlı yaratıklar, tekrar bilgisayarın başına gelip baktılar, cevabı buldu mu bulmadı mı diye. Bilgisayar cevabı bulmuştu ve cevap 42 (yazıyla 42) idi.
Bu cevabı duyan üstün zekâlı yaratıklar, “olacak şey değil, olamaz, hayatın, evrenin her şeyin cevabı 42 olamaz” diye celallendiler bilgisayara karşı. Bilgisayar da “bu dediğiniz bir soru değil, doğru soruyu bulursanız cevabın 42 olacağını görürsünüz” şeklinde bir Türkçe dersi verdi. Bunun üzerine, Türkçe konusunda pek başarılı olmayan bu üstün zekâlı yaratıklar ki zekâlarından şüphe duyarım, “o zaman bize soruyu söyle” şeklinde yeni bir istekte bulundular. (sevgili okur, dikkat edersen bu üstün zekâlı yaratıklar soru sormadılar hiç) Bilgisayar da “bu soruyu ben hesaplayamam, onun yerine gidin insan ırkı diye bir ırk var, yerküre adında bir gezegende yaşıyorlar, hayatları soru sormakla geçiyor, illaki sordukları sorulardan biri değilse öbürü bu cevabın sorusudur” şeklinde bir akıl verdi. Zira bu yaratıklar soru sormayı bilmiyorlardı, çünkü çok üstün zekâlı oldukları için zaten bütün cevaplara sahiptiler.
Bunun üzerine bu üstün zekâlı yaratıklar, ki kendileri dünya üzerinde fare şeklinde görünürler, 10 milyon yıl önce insanlar üzerinde deneyler yapmaya başladılar. Deney yaptıkları anlaşılmasın diye de, sanki insanlar onların üzerinde deney yapıyormuş havası yarattılar.
10 milyon yıl boyunca fareler insanların ağzından doğru sorunun çıkmasını beklediler. Son dönemde, bu fareler, internet teknolojisini de kullanarak, google, yahoo falan, dünya üzerindeki soruları toparlamaya başladılar. Bu sitelerden biri de, sevgili okuyucu, işte şu anda okuduğun blogdur. Dikkat edersen blogun adresi “evrenesorun” dur. Evronosoğlu ile bi alakası yoktur. Bu blogda siz “evren” e sorarsınız. Evren diyorum, aloo, çaktınız mı köfteyi. Evren uzay falan, bunlar insan aklının alamayacağı şeyler.
Peki, bu yazının sonucu nedir sevgili okuyucu.
Sonuç şudur.
Evren ismindeki, divad veya karanlık takma isimlerini kullanan kişi bir faredir.
Peki izumi’nin sorusunda cevap nedir? Daha doğrusu izumi’nin sorduğu sorudaki soru nedir?
İşte bu konuda henüz kesin bir soru bulunamamakla beraber, bugüne dek cevaba çok yakın sorular bulunmuştur. Bu sorulardan en yakını ise, "what do you get when you multiply six by nine?" şeklinde tezahür etmiştir. Dikkat edersen sevgili okuyucu, sorunun cevabı aslında 54’tür. Fakat üzülmemek lazım sevgili okuyucu. Cevabı 42 olan soru da pek yakında bulunacağa benziyor. Hele bu internet teknolojisi varken en geç 1 milyon yıl içinde “o soru” bulunacaktır.
Alx
Not: Sevgili Alx'e yardımlarından ötürü teşekkür ederim.
yeşil tuttum cennetten
Bu soruda ikinci tekil şahıs (sen) kullanarak beni şaşırtan arkadaşa öncelikle teşekkür ederim. Namus konusunda son günlerde işlediğim, halen de ısrarla işlemekte olduğum büyük günahı nereden haber aldığı, nasıl bildiği konusunda fikrim yok. Rüyalara giren ak sakallı dedeymişçesine sorduğu bu soru, beni derin derin düşünmeye, kendimle hesaplaşmaya itti. (Yalan lan, aynen devam. Nato kafa nato mermer bendeki.)
Öte yandan noktalama işaretlerine dikkat etmemesi, soru edatı ve kayıp kıta "mu"yu ayrı yazmaması beni derinden yaraladı. (Bu da yalan. Çok da tın...)
Tövbe konusuna müslümanlık açısından yaklaşırsak, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde öğrendiklerimle bu soruya kolaylıkla cevap verebilirim. "İslam kolaylık dinidir" diye boşuna dememişler. Tövbe ettiğiniz şeyi tekrar yaparsanız, tövbeniz kabul edilmemiş demektir. Tekrarlamazsanız tövbeniz kabul edilmiştir. Bu sayede tövbe-kontrol mekanizması inanan kişinin kendi iradesine bağlanmış; kabul edildi, edilmedi, referanduma gitti gibi belirsizlikler ortadan kalkmıştır. Günahın büyüklüğünün belirleyiciliği yoktur. Kolaylık dini diye buna derim.
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Deniz Teknolojileri Mühendisliği'nde yapılan bir araştırmada, "bir daha yapmazsan tövben kabul edilmiştir." bilgisine ulaşan her iki müslümandan birinin hafifçe gülümsediği, "ölmeden önce her şeye tövbe ederim lan nolcak" şeklinde düşündüğü ortaya çıkmıştır. Bu oranın Anadolu'da daha da yükseldiği, özellikle tahıl ambarı özelliği taşıyan coğrafyalarda yüzde 99'lara vurduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kolaylık dediysek o kadar da değildir. Şu an araştırmaya üşendiğim bir kısım kaynaklarda, bu düşünceye cevaben "hadi leeyn" şeklinde metinler bulunabilir.
Tövbe, dinden bağımsız, sadece kişiye bağlı bir kontrol mekanizması olarak ele alındığında ise konuyla ilgili kaynak bulmak daha da kolaydır. Levent Yüksel'in "bi daha" şarkısı bile yeterince akademik bir belgedir. Buyrun:
oynaşır mıyım bi’ daha
kadın mı kız mı bi’ daha
ben ettim sen etme affet
bırakma beni bu karda kışta
bitti
geçti gitti tövbe
tövbe tövbe
tövbe tövbe
e tövbe e tövbe
dolaşır mıyım bi’ daha
o bar bu bar geceden sabaha
hadi kapat beni evlere at
dönersem eger koy kapıya
kalk gidelim
ele oh dedirtme
sevdigini kurda kuşa yedirtme
hadi gidelim kalk gidelim
bize gidelim eve gidelim
bi’ daha bi’ daha
tövbe e tövbe
a a ben mi sert erkegim
kanatsız bir melegim
dersimi aldım geldim
ver elini ayagını öpeyim
tırnagın bile olamaz
ben degil onlar yaramaz
bu hain sensiz yapamaz
kapıyı aç n’olur gireyim
kalk gidelim
ele oh dedirtme
sevdigini kurda kuşa yedirtme
hadi gidelim kalk gidelim
bize gidelim eve gidelim
bi’ daha bi’ daha
tövbe e tövbe
aklımı aldı başımdan
oldum eşimden arkadaşımdan
cehaletime gençligime ver
hadi geri sar al en başından
oynaşır mıyım bi’ daha
kadın mı kız mı bi’ daha
ben ettim sen etme affet
bırakma beni bu karda kışta
kalk gidelim
ele oh dedirtme
sevdigini kurda kuşa yedirtme
hadi gidelim kalk gidelim
bize gidelim eve gidelim
bi’ daha bi’ daha
tövbe e tövbe
Mayıs 14, 2007
Burp!
"Efendim bunlar münferit olaylardır." demek isterdim ama aslında fiziksel bir olaydır söz konusu olan. Daha çok bilinen örneği, kolanın içne atılan şekerin kolayı köpürtmesidir. Benzer şekilde mentos denen şeytan icadı ürün de kolanın içine atıldığında kolayı çılgınca köpürtür.
Gazlı içeceklerin aniden delicesine köpürmeleri bunun bir kimyasal değişim olduğunu düşündürebilir ama aslında gerçekleşen olay çözeltinin içindeki çözülmüş haldeki gazların, gaz fazına dönüp çözeltiyi terk etmelerinden başka bir şey değildir.
Şekerin buradaki görevi, gazların çözünürlük oranını değiştirmek değildir. Sadece, yapısı gereği gazların çözeltiden ayrılmasına yardımcı olur. Bol girinti çıkıntılı ve delikli maddeler, gazlı çözetilerdeki gazların fazına dönüşmelerini kolaylaştırırlar. Buradaki tanımı, "kapladığı hacme göre yüzeyi çok büyük olan maddeler" olarak özelleştirebiliriz.
Bu olay sadece şekerle değil, benzer yapıdaki tüm maddelerle rahatlıkla gözlemlenebilir. Kuru kumla bile gazoz köpürtülebilir. Tek fark kristal kolada yaşanır. Kristal kola mübarek bir içecek olduğu için köpürmez, abdestini bozmaz.
Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım
1975 yılının ekim ayında, 50. yıl lisesi müdür muavini Münir Bey odasında çayını yudumlarken "Yahu bizim okulun niye marşı yok?" diye düşündü. Bu düşüncesini okulun müdürü Ahmet Mithat Bey ile paylaştı. Müziğe ve özellikle de müzik öğretmeni Julide Hanım'a ilgi duyan Ahmet Mithat Bey konuyla yakınen ilgileneceğini belirtti.
Ahmet Mithat Bey, Julide Hanım'ın öğleden sonraki ilk boş saatinde konuyu Julide Hanım'a açtı. Julide Hanım da Ahmet Mithat Bey'e karşı boş değildi. Marş besteleme konusunda çok istekli olmaması ve kendisine güvenmemesine rağmen Ahmet Mithat Bey'i kırmak istemedi.
Mesai bitiminden sonra beraber çalışan ikili, üç hafta sonunda beste ve güfteyi sonlandırmıştı. Takip eden günlerde, Julide Hanım seçtiği on öğrenciyle beraber marşı çalıştı. Kasım ayının sonları geldiğinde marş hazırdı. Cuma akşamı yapılan bayrak töreninden sonra marş ilk kez bu on öğrenci tarafından kalabalık önünde söylendi:
Ellinci yıl lisesi
Gençliğin gür sesi
Julide Hanım'ın bestesi
Ahmet Bey'in güftesi
Ellinci yıl lisesi
Ulu önderin nefesi
Julide Hanım'ın bestesi
Ahmet Bey'in güftesi
Çok tırt bir marş olmuştu. Haftalarca beraber çalışan Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım marşla ilgilenmek yerine flört etmiş, marşı son haftaya bırakmıştı.
Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım 1976 yılının yazında evlendiler. Ankara Seyranbağları'nda bulunan 50. yıl lisesinin koridorlarında akşam saatlerinde bugün bile Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım'ın marş hazırlıkları duyulabilir. Ahmet Mithat Bey'in gür sesiyle söylediği sözlere Julide Hanım'ın naif solfeji eşlik eder.
Mayıs 13, 2007
su
buyrun benim.
alx: şimdi balın bozulmadığını biliyoruz. ve sütün de bozulduğunu biliyoruz. peki ballı süt bozulur mu? beni aydınlatırsan sevinirim.
Öncelikle buradaki "bozulma" olayını açığa kavuşturmak lazım. Balın bozulmaz diye bilinmesinin sebebi plazmoliz olayıdır. Hücreler, içinde bulundukları ortama uyum sağlama gayreti gösterirler. Bu uyumun ilk aşaması özkütle eşitleme gayretidir. Kendisinden daha yoğun bir ortamda bulunan hücre, içindeki sıvıyı (çoğunlukla suyu) dışarı vererek ortamın yoğunluğuna yaklaşmak ister. (Plazmoliz) Kendisinden az yoğun bir ortamda bulunan hücre ise ortamdaki suyu alarak kendi yoğunluğunu düşürmeye ve ortamın yoğunluğunu arttırmaya çalışır. (Deplazmoliz) Sonuç olarak, kendi yoğunluğundan çok farklı bir ortama konulan hücre ya susuzluktan kuruyarak, ya da çok su alıp patlayarak hücreler cennetini boylar.
İçinde mikroorganizma barındırmayan yoğun maddeler, kolay kolay bozulmazlar. Bal bunların en güzel örneğidir. Süt ise gerek protein deposu özelliği gerekse uygun yoğunluğu sebebiyle mikroorganizmalar için pek güzel bir yaşam alanıdır. Süt banyosunun konuyla uzaktan yakından alakası yoktur.
Ballı sütün durumu ise içindeki bal yüzdesine bağlıdır. İçinde birkaç kaşık bal bulunan bir bardak sütten bahsediyorsak, fazla vakit geçirmeden içmek en güzeli olacaktır. Bir kavanoz balın içine birkaç kaşık süt atıp homojen bir karışım elde etmeyi başarmış isek davranış tarzımız farklı olabilir. Bahsi geçen karışımı, salondaki sehpanın üzerine yerleştirip gelene gidene "Bozulmayan süt yaptım. Bakmayın renginin farklı gözüktüğüne." şeklinde caka satılabilir. Kına rengini yakalamış olan karışım, gerekirse başka amaçlar için kullanılabilir. Daha başka bölgelerin bozulması engellenmiş olur. Mutlu yarınlara doğru yelken açılır.
Mayıs 06, 2007
Çok Hızlı Yanıtlayalım
Davud: Nick>>"Karanlık" Post headerını Roma Rakamlarından arındırsa Ne olur?
Böyle bir şey tanımlı değil malesef. Yalnız aynı kişinin romen rakamları kullanmadan yazdığı post'ları için (bkz : divadeiwob.blogspot.com)
igloo: lidyalıların bulduğu parayı kim kaybetti?
Lidyalıların buldukları parayı valla ben kaybetmedim.
pınar: TBMM'nin açılış süreci
144 IQ'ya sahip olmama rağmen (söylemesi ayıp, tam 144 tane var bende) anlamış değilim. Bunu bir çok farklı şekilde soru haline getirmek mümkün. Bence TBMM'nin açılışı sürecini merak etmektense "ne istediğini" öğrenmen daha faideli olur sanırım.
izumi: en iyi öğrenci derse gelmeyen, boş kağıt veren öğrenci midir?
En iyi öğrenci derse gidip boş kağıt veren öğrencidir. En iyi yardımcı öğrenci dalında ise derse gelmeyip dopdolu kağıt veren gelir. Derse gelmeyen ve boş kağıt veren öğrenci ise yaşam boyu başarı ödülünü kimseye kaptırmaz.
.: Ben aslında hangi soruyu sormak istiyorum?
Neden ne aradığını bilemeyen kişi hiçbir şey bulamaz?
ser, rumeysa ve ichi, sizin yanıtlarınız ayrı bir post olarak gelecektir, sabrın sonu selamet
Nisan 25, 2007
Sözlü
Mehmetçiğim beni korkutmaya devam ediyor. Bundan sonra böyle edepsiz, ahlaka mugayır sorular gelirse yanıtlamayacağım. Haberin ola.
Öncelikle cinsellikle ilgili olarak bilgi edinmek için yanlış bir kaynak olsam da bu blogda yer alan diğer katılımcı arkadaşlardan daha tecrübeli olduğumu söyleyebilirim. Tecrübenin yenilen kazıkların bileşkesi olması lütfen sizi yanlış sonuçlar çıkarmaya itmesin. Ayıbolur.
Sırayla yanıtlayalım;
Soru 1 ) Oral seks nedir?
Yanıt 1 ) Oral seks bir porno filmin prolog ve epilog kısımlarıdır. Oldukça teknik bir terimdir. İkisini de kapsar. Filmin sonu mu yoksa başı mı olduğunu anlayamazsınız. Çemberi tamamlar.
Ayrıca bir tür müzik de denebilir bunu, nefesli bir çalgı çalan biri ve ses çıkaran ikinci bir kişiden de oluşabilir.
Soru 2 ) Oral seks niye yapılır?
Yanıt 2 ) Daha gelişmiş ve bir çok harekete uygun olan ağzın ve dilin ( hatta bazı zamanlar boğazın) başka yerlerin yapamayacağı şeyleri yapmasının getirdiği artılar yüzünden tercih edilebilir. Ek olarak oral fiksasyon denen bir zamazingo vardır ki bu da sebepler arasındadır.
Ayrıca üst düzeyde uyarımı da sayabiliriz.
Soru 3) Oral seks nasıl yapılır?
Yanıt 3 ) Valla çok güzel yapılır.
Bu güzellik kişiden kişiye, teknikten tekniğe değişir, bu kadar sınırlı bir malzemeyle yaratıcı işler yapmak zor olsa dahi bir şekilde insanlar bunu öğreniyorlar ve uyguluyorlar. En güzeli "gönülden" yapılanıdır. Daha fazla bilgi için "hedır buruuk"un bu konuyla ilgili videolarına başvurabilirsiniz Mehmet kardeşim.
Soru 4) Oral seksi kim yapar?
Yanıt 4) Oral seksi karılarını aldatmayan erkeklerin karıları yapar. ( ve tabi vice versa) Zaten Tom Robbins de bu konuya "Half Asleep in Frog Pajamas" kitabında değinmiştir: "Bana oral seks yapmayan bir kadın gösterin, size sadık olmayan bir koca göstereyim."
Soru 5) Oral seks nereden yapılır?
Yanıt 5) Oldukça sivri ve oldukça derin yerlerden yapılır. (Hayır, burun ve delikleri değil)
Soru 6) Oral seks ne zaman yapılır?
Yanıt 6) İlk yanıtımda söylemiştim ama buna ek olarak restoranlar, bar tuvaletinde sıra beklerken, arabayla giderken, sevgilinizin arkadaşıyla film izlerken sevgiliniz tuvalete giderse vs vs, yeter ki isteyin, her zaman olur.
Soru 7) Oral seks kafirlik midir?
Yanıt 7) Değildir.
Tabi internette bir çok kaynak var. Özellikle "The Art of Oral Sex" diye aratırsanız bu konu üzerinde yapılmış bir çok bilimsel araştırmayı okuyabilirsiniz. Görsel ve işitsel kaynaklar için kullanmanız gereken anahtar cümleleri ben söylemeyeyim.
Not: Oral seks üzerine yapılacak her çalışma bu konuya sadece bir "introduction" olabilir. O yüzden rahat olun. Amatör ruhunuzu yitirmeyin. ( tabi takım ruhuyla yaparsanız bu işleri daha iyi de olabilir )
Nisan 24, 2007
resim değil fotoğraf!
Resmini yollamasın zaten, fotoğraf daha bir belirleyici olur. Kenan Evren güzel resimler yapıyormuş ama siz Scarlett Johansson fotoğraflarını tercih ediniz. Artık bazı kafaların değişmesi lazım.
Tiyo: Traş olup gidin, en azından biriniz bıyıksız olur.
Nisan 23, 2007
Bitki dediğin delikanlı olur
fatih: eşcinsel bitki var mı?
Eşcinsel bitkinin biyolojik veyahut fiziksel olanaklılığını bir yana bırakalım, türk bitkilerinin hepsi sapına kadar errkek oldukları için cevabı hayır sorunun. Ecnebileri ise dejenerasyonla hak yolundan bildiğiniz başka yollara sapmış olabilirler.
Etten sütten
serkan: hangisi yavrusunu sütle beslemez?
Mesela ökaryotlar yavrularını sütle beslemezler. Lakin ne hayvan, ne nankör yaratıklarmış diye düşündürmesin bu sizi; insanoğlu anasına babasına, cocuğuna böbrek verenleri vefalı addederken bu ökaryotlar kendilerini yarım yarım çocuklarına veriyorlar, daha ne yapsınlar.
Nisan 13, 2007
Neden?
Nisan 07, 2007
dakka bir gol bir
Antibiyotik içtikten sonra her saat, her an alkol alınabilir.
"Doğal seleksiyona örnek verir misiniz?" şeklinde bir soru gelirse, onun da cevabı olsun bu şimdiden.
Nisan 03, 2007
Eti senin kemiği benim!
Tembellikten.
Yollayın sanayiye, çalışsın orda eşşek gibi. Öğrensin hayatı.
Mart 25, 2007
Fake Can Be Just As Good
Mehmet kardeşim de bir bildiğim yerden bir de bilmediğim yerden soruyor. Allah sonumuzu hayır etsin.
(Bu arada umarım sen 1.85 boyunda ve saçlarını kestirdikten sonra 16 yaşında gösteren Fizikçi Mehmet değilsindir)
Hiç sevişmemiş, hiç bir kadının sıcaklığını hissedememiş (bu ikinci laf 300'ten) biri olarak bu soruyu yanıtlamak oldukça zor olacak. Ama olsun, her ne kadar Güneş'e kimse gitmese de orası hakkında bir çok şey biliyoruz. Aynı basit mantıkla first hand olmayan information'larımı share edeyim.
Master ve Johnson ( Johnson'ın aslında soyadı Servant'mış. Hatta Depeche Mode'un bir şarkısı dahi vardır bu iki kankardeş için) kitaplarından öğrendiğim kadarıyla sevişmenin 3. basamağıdır orgazm. Oysa Reich'a göre bu 4. basamak. Benim görüşüme göre ise bu 7. basamaktır ama aradaki basamaklardan atlamak mümkündür. Yani ikinci kısma gelmeden, ilk öpüşmelerle, koklaşmalarla da orgazma ulaşmak mümkündür. "Was ist das, das Orgasmus?" kitabında ise Heidegger bu konunun çok iyi bir tanımı yapmıştır. Yalnız kitabın başında eski yunanca olarak yer aldığı için bendeniz o kısımları anlamamış ve sadece resimlerine bakarak yetinmiştim.
Her iki cins de orgazma ulaşabilirken erkeklerin daha sık ve kolay orgazma ulaştıkları yalanı ortalığı sarmıştır. Evet, erkekler biraz daha şanslıdır ama durum tam da çizildiği şekliyle değildir.
Her yüz kadından sadece 15'inin orgazm olabileceği yapılan araştırmalarla gösterilmiştir. Vajinanın yapısı gereği çogu kadın bu mutluluktan mahrum kalmaktadır. Tabi ortalamaya vurunca ise her yüz sevişmeden sadece ikisinde (evet sayıyla 2) kadınlar orgazm olabilmekte. Oysa bunu erkeklere sorduğumuz zaman onlar partnerlerinin yüzde 85 oranında orgazm olduğunu söylemekte. Tabi bunda kadınların rol yapmasının etkisinin yüzde 83.2 olduğunu söylemek lazım. Çeşitli sebeplerden ötürü (kadınlar siz bunları biliyorsunuzdur, erkekler ise mail atabilirler bana) kadınlar "fake orgasm" yolunu seçiyorlar.
Tabi çok abartmayalım durumu. Erkekler ise çoğu zaman orgazm olduklarını zannediyorlar. (Zaten garibim erkekler hiçbir bok bilmiyorlar) Oysa yapılan araştırmalar gösteriyor ki erkeklerin yüzde 48'i boşalma anında yaşadıkları durumu orgazm zannediyorlarmış. Yüzde 35'lik kısım ise çoğu zaman "işer gibi" boşaldıklarını söylemişler. Yani anlayacağınız tuvalate gitmek bile daha iyi olabilir aslında. Benim de inancım budur. Evet, doğal olarak süreç gereği kalp daha hızlı atmakta vs ama buna orgazm demek çok büyük bir hakaret olur. Erkeğin kültürel seviyesi arttıkça genelde onu doyuma ulaştıracak yöntemler de değişmekte. Bunların neler olduğu da bende saklı ama buradan kadınlara sesleniyorum her boşalma bir orgazm değildir ve büyük ihtimalle bir erkek ( eğer çok şanslı değilse) yüzde 5 civarında orgazm olabilir.
Kapanışı çok güzel ve zeki bir olan kadın olan Sharon Stone'un ağzından yapalım: Women might be able to fake orgasms. But men can fake whole relationships.
"Bana balık tutmayı değil, mektup atmayı öğret..."
Balıkla mektup arasında bir sürü fark vardır. Kamuoyunda en çok bilineni, balığın pulu yapısı gereğidir, oysa mektubun pulu ptt'nin dileğidir.
Balığı yoğurtla yiyen sakata gelebilir, mektubun böyle bir riski yoktur. Balık sadece suda hareket edebilirken, mektup nispeten daha özgürdür.
Açılan mektup tükürükle yeniden yapıştırılabilir ama açılan balığı "benim" diyen japon yapıştırıcı yapıştıramaz. Zaten bir japon yapıştırıcının konuşabildiği, üstüne üstlük türkçe öğrenip "benim" dediği pek sık görülen bir doğa olayı değildir.
Balıkçı balıkları tutan toplayan kişidir. Mektupçu şeklinde bir kullanım yoktur. Eşleniği olarak postacıyı düşünürsek, onun işi de toplamak değil dağıtmaktır. Nereye bıraktıysan ordadır.
Ode To Joy
90'lı yılların vazgeçilmez reklam kahramanıydı Neşe. Onunla yarışabilen bir tek Kaan Girgin vardı. O da çok fazla "pardon" dediği için fazla tutunamadı ekranlarda, kendi reklam ajansını kurup parayı kırdı ama sonrasında.
Neşe'den uzaklaşmayalım ve Ode To Joy yazımızı yazalım.
Efenim, dualizmin öncülerinden Neşe'nin kafasının yarısını (şimdi reklam yapmayalım) süper mükemmel bir şampuanla, diğer yarısını da siktiriboktan bir şampuanla yıkarlardı. 6 hafta süren bu deneyin biz sadece öncesi ve sonrası kısımlarına tanık olabilmiştik. Süpper mükkemmel şampuanla yıkanan bölge kepeksiz, diğer bölge ise bok gibi kepek kaynıyordu. Sanki İpana'nın yumurta testini uyguluyorlardı kızcağız kafasında. Allahtan sirkeye batırmıyorlardı. Neyse. Edindiğim istihbarata göre reklamlardan sonra bile Neşe buna devam etmiş alışkanlıkla. Hatta Oliver Sacks'ın o ünlü "The Man Who Mistook His Wife For A Hat And Other Clinical Tales" kitabında (çok fazla kitap okuduğumu söylemiş miydim, çok entelim) Neşe'yi görmemiz an meselesiymiş. Mr. Sacks Türkiye'ye yaptığı bir ziyaret sonrasında Neşe'ye rastlayıp neden saçlarının yarısını farklı bir şampuanla yıkadığını araştırmış daha sonrasında bunun nörolojik bir sebebi olmadığını, safi mallıktan kaynaklandığını bulunca pılını pırtını toplayıp memleketine dönmüş ve bir daha Türkiye topraklarına ayak basmayacağına yemin etmiş.
Yıllarca buna devam eden Neşe ise ilerleyen aşamalarda sadece saçını değil yüzünün de yarısını farklı bir şampuanla yıkamış. Sonunda ne olduğunu tahmin edebilirsiniz: Malzemeden çalan ipne bir kimyager yüzünden yüzünün yarısı yüzülmüş. Ama hayata sıkı sıkıya sarılan Neşe Batman Forever filminde Two-Face rolüyle karşımıza çıkmıştır.
Neşe şu an Kaliforniya'da Tommy Lee Jones olarak hayatına devam etmekte, evli ve iki çocuk babasıdır. Ayrıca Fugitive filmiyle bir de En İyi Erkek Oyuncu Oskar'ına sahiptir.
Şubat 24, 2007
Yalancı Çoban
demiş. Hemen elimi atıyorum.
Yalan söylemeyelim çünkü üzerinde ortak kararlara vardığımız yaşam sisteminde yalan gibi tüm planları bozan bir şey yaşamı oldukça kötü etkilemekte.
Başka çıkar yolu var.
10 Eğer susma hakkınız varsa onu kullanın.
20 Susma hakkınız yoksa bunu edinmeye çalışın.
30 Edinemiyorsanız gerçeğin bir kısmını söyleyin.
40 Hâlâ işe yaramıyorsa gerçeğin gereksiz kısımlarını söyleyin.
Bunlar da işe yaramıyorsa herhalde işkence ediyorlardır size. Tabi üçüncü ve dördüncü madde ler biraz problemli. Yalan söylemekten pek bir farkı yok bir yandan. Ama öte yandan çok büyük bir fark yaratıyor. Çünkü şair'in de dediği gibi "yalansız dönmüyor dünya" bir insan yalan söyleme durumunda bırakılabiliyor çoğu zaman. İstemediğimiz bir çok şeyi yapmaya mecbur kalışımız gibi. Yarattığı farkı söyleyecektim unutmadan diyeyim.
Yarattığı fark şu çoban kardeşim: Eğer yalan söylemezsen "söylediklerinin" hepsi doğru demektir.
Şubat 23, 2007
Sağım Sarımsak Solum Soğan
Uzun zamandır böyle yerinde bir soruyla karşılaşmamıştım. Anında cevaplayayım Mehmet Kardeş'in sorusunu.
Efenim kendini bulunmaz hint kumaşı zanneden, kendini olduğundan daha büyük gösteren, havalı, ve özellikle kendini "çok" şey zanneden kişiler için kullanılan bir kalıptır Sadrazamın Sol Taşağı (taşak yazılır ama okurken taşşak demek gerekir) Tabi ben çok kibar biri olduğum için hiç böyle demem. Testis derim karşımdaki erkekse. Kadınsa testicle derim ki İngilizce bildiğim belli olsun diye. Tabi bana "Monster's Ball'a gidelim" diyen sevgilime "ya nabıcaz canavarın taşşağını" dedikten sonra başıma gelenlerden sonra aldığım derstir bunun müsebbibi.
Efenim beyin kıvrımlarımda yaptığım ufak bir yolculuk sonrasında bir miktar fosforun da yardımıyla cevabı buldum. Sadrazamlar arasında yaptığım incelemeler sonrasında hipotezimi kanıtladım. İstatistiklerin sonuçlarının hepsinin anlamlı olduğunu belirtir ve sonucu söylerim:
Evrende iki gerçek vardır. İlki her şey yok olur. İkincisi ise testislerden biri her zaman diğerinden daha aşağıdadır. Sağlak insanlarda (ki bu yüzde 92'ye tekabül ediyor) sol, solak insanlarda sağ testis "gözle görülür şekilde" aşağıdadır. Tabi bunun sebebinin doğuştan değil sonradan kazanıldığını bir kaç örnekle açıklamaya çalışan Kürşat ve Kocakafa Emre'nin dediklerini buraya yazmam oldukça uygunsuz kaçacaktır.
Sadrazam olmanın da iki koşulu vardır. İlki adayın sakalına ak düşmüş olmasıdır. İkincisi de taharatini hiç sağ eliyle alamış olması yani sağlak olmasıdır. Bu sebeplerden ötürü tüm sadrazamlar sağlaktır ve sol testisleri de daha aşağıdadır. Daha ağır olan sol testis de ağırbaşlılığın, azametin, ululuğun simgesi oluvermiştir.
Bu aslında bir övgü olarak başlamışken geçen yüzyılla birlikte kötü anlamlarda kullanılmıştır. O yüzden bu gidişe bir dur deyip 23 Şubat'ı Sadrazamın Sol Taşşağı'nı kutlama günü ilan ediyorum.
Şubat 15, 2007
Çilingir Sofrası Virüsleri
ve
Alx: Çilingir sofrasına neden çilingir sofrası denir? Benzer şekilde nalbur sofrası, hırdavatçı sofrası gibi versiyonlar da üretilebilir mi?
diye sormuşlar. Vakit kaybetmeyelim ve yanıtlayalım.
Öncelikle bilgisayar virüsü üreten böyle olsun mu derken sanırım Alx kardeşimiz başka şeyleri ima ediyor. Kendisini kını kını kını kınıyorum ve kendisinin bilgisayar virüslerine müstehak birisi olduğuna kanaat getiriyorum. Tabi principle of charity bize böyle şeyler düşünmememiz gerektiğini söyler ama ben bu riski alıyorum.
Bilgisayar virüsü üretenler böyle olmasınlar. Ayıp sitelere girerseniz tabi bulaşır. Bin tane mail grubuna üye olursanız gene bulaşır. Crack'li programlar kullanırsanız gene bulaşır. O yüzden bilmiyorum, bu bilgisayar dünyasında hepimiz suçluyuz zaten, virüsleri yazanlar da suçlu ama olsun, önce kendimize bakalım.
---------------------------------------
Çilingir sofrası muhabbeti biraz enteresan. Ben küçükken "Bugün" diye bir gazete alırdık. Televizyon veriyordu o yüzden. Hala da onu kullanırız. Neyse efenim, orada hep sosyete haberleri olurdu sağ alttaki sıcaklamış hanfendi dışında. Oradaki haberlerin birinde görmüştüm. Kaya Çilingiroğlu New York'a giderken uçakta "Çilingir Sofrası" kurmuş. Vay dedim, bak sen dedim. Adama bak dedim. Sonra başka yerlerde de bu lafı duyunca Kaya dedim, ulan dedim, ne adammışsın dedim. Helalolsun dedim.
Sonra büyüdüm, aldatılmış hissettim.
Kazın ayağı öyle değilmiş. Çilingir sofrası eskiye dayanıyormuş. Ama önceden Çeşnigir'miş. 1922'de Saltanat'ın kaldırılmasıyla tüm çeşnicibaşılar işlerinden oldukları için kelime değişmiş. Çilingir olmuş. Zaten yaptığım araştırmalar sonucu Çilingiroğlu ailesinin köklerinin Saray'a dayandığını da öğrenmiş durumdayım.
Neden çilingir diye soracak olursanız.. Ne? Sormuyor musunuz? Peki o zaman, ben de anlatmıyorum o halde.
Yalnız bir not olarak şunu diyeyim. Nalbur sofrası, hırdavatçı sofrası olamaz çünkü Nalburcu Sofrası ve Hırdavat Sofrası vardır, doğruları da bunlardır.
Sevgileri, saygılar...
Şubat 08, 2007
Okunduğu Gibi Yazılma
yani,
Türkçe gerçekten de yazıldığı gibi okunan bir dil midir? Türkçe dışında yazıldığı gibi okunan başka bir dil var mıdır? Varsa hangi dildir? Yoksa neden yoktur?
Bir taşla iki kuş vurayım ve ilk cümleye "HAYIR" diye yanıt vererek ikinci soruyu da yanıtlamış olayım, 3. ve 4. soruları da yok sayayım.
Türkçe yazıldığı gibi okunan, okuduğu gibi yazılan bir dil değildir. Çoğunlukla öyledir gerçi. Olmadığı durumlara örnekler bulalım:
"Ooo kızım ya, eve atıp da ondan sonra münasebete girmemek olur mu?" Mozart'ın karısına yazdığı bir mektuptan alıntıdır (yalanım varsa iki gözüm)
Fark ettiğiniz üzere "atıp da" diye yazığımız halde konuşma dilinde bunu aynen "atıpta" diye okuruz. "atıp da" diyorsanız yanlış diyorsunuz.
"Bu şerefsizlerin hepsini alıp sikeceğim, anca öyle akıllanırlar." Polat Alemdar - Kurtlar Vadisi
Gene fark ettiğiniz üzere "sikeceğim" demek ayıp, Türkçe'ye bir ayıp öncelikle. "Sikicem" denir. Doğrusu budur, "sikeceğim" diyenleri bu kararlarından önce gülerek vaz geçirmeye çalışın. Baktınız işe yaramıyor o zaman yöntem kendi içinde saklı.
Kelimeden harfe inelim. Harfler bile yazıldığı gibi okunmuyor ki bu dilde. E harfi mesela. Bunun açığı var kapalısı var. Hatta bu açık kapalılık o kadar fark ediyor ki mutlaka eldiven, annem ve benzeri kelimeler kullanırken kulağınızı KediKadın gücünde tırmalayan birileri olmuştur.
Bir dil için sanırım hiçbir önemi yoktur yazıldığı gibi okunmanın. 8 harf yazıp 4 harfi okuyan Fransızlar da var, sesli harf yazmayan Araplar da var. Biri kağıt ve mürekkep israfı yaparken diğeri ne yapıyor bilmiyorum. İyi seyirler, bi yere bağlayamadım.
Armudun İyisi
Çok boşladığımızdan olsa gerek Ragnar kişisinin çok mühim sorusunu da cevaplayamadık. Affettirmeye çalışalım kendimizi.
Efenim öncelikle armutun kimyasına inmek lazım. Kimya bilimlerin en güzeli en safıdır. Candır, canandır. Fizik, Biyoloji, Matematik, Astronomi yan dallarına sahiptir. Her şeyin teorisi onda saklıdır.
Armut meyvesi (ağacı da var bunun) karpuzdan sonra en çok su oranına sahiptir. Kaktüsün meyvesi olsa bile onu geçemez. Hem susuzluğunuzu gidermek hem de iki dakikada bir çişe gitmek istemiyorsanız sizin için bire birdir. Bunun yanında potasyum kaynağı olarak muzdan sonra en zengini gene armuttur. Ayrıca içerdiği yüksek (% 2-4) lif oranıyla tam bir bağırsak dostudur. Yani böyle ulvi bir meyve zor bulunur. Hem sinir hem de sindirim sistemine çok iyi gelen bu meyvenin pek de bilinmeyen bir özelliği ise uzay mekiklerinde ve denizaltılarda kullanılan tek meyve oluşudur. Bunun sebebi elbette oksitlenme özelliğinin çok yüksek olması sebebiyle ( 7.5 nanokilo/saniye) bağırsaklarda metan gazının üretiminin neredeyse sıfırlamasıdır. Ayrıntılara inmeye gerek yok, armudu yeyin reaksiyonunu sormayın.
Zaten hiç osuran ayı diye bir şey duydunuz mu?
Tabi bu cevabı geç vermemdeki en önemli etken 1 haftadır uyguladığım lahana, kuru fasulye ve armut diyetinin sonuçlarını beklememdi. Hatta dünkü 13 saatlik otobüs yolculuğundan önce her zamankinin iki katı yemiş olmama rağmen en ufak bir sızıntı olmadan yolculuğu tamamladım.
Sorunun ikinci kısmı için şöyle diyebilirim, yüzücüler pek kullanmasa da dalgıçların dalmadan önce iki armut yemelerinin en önemli sebebi estetik kaygılar. Düşünsenize, 1 mol metan gazı 16 gramdır ve 20 litre (19 litrelik damacanaları düşünün) yapılan araştırmalarda bir seferde ortalama bir erkek 7, ortalama bir kadın ise 4 gramı salmakta dışarı. Denizin dibinde 5 litrelik bir baloncuk(!) çıkaran bir kadın ne kadar saygı görür yukarıda tahmin edebilirsiniz. İlk zamanlar zaten yukarı çıkmayı reddeden, "yok ben burada iyiyim, sarhoş gibiyim" diyenler olmuş ama sonunda armut mucizesi yardıma yetişmiş.
Balıktan sonra helvanın yenilmesinin sebebi deniz ürünlerinden gelen fosforun çok ucucu olmasından ötürü fosforu, glikozla bağlamak, onu hücrelere taşıyabilmektir. (yersen)
Ocak 20, 2007
Vitamin Deposu
Antibiyotik kullanırken içki içmemek, daha doğrusu alkol almamak gerekir. Bu bir efsane değildir. Hem antibiyotik hem de alkol karaciğere yüklenirler. Beyin ve kalple birlikte çalışmaması durumunda yaşayamayacağınız üç organdan biri olan karaciğerin yorulması, sizin de ömrünüzü kısaltır. Bu durum sizi öldürmez belki ama süründürür. Ayrıca antibiyotikle alkolün beraber içilmesi, antibiyotiki bir nevi engeller. Alkolle beraber alınmış antibiyotik, vücuda aspirin kadar bile faydalı olmaz.
İnsan, boğuluncaya kadar öksürebilir. Arada nefes alınamayacak kadar sık öksürülen krizlerde, akciğerlerdeki tüm nefes dışarı verilebilir. Nefes tükendiğinde bile öksürük refleksi devam ederse, öksüren kişinin iki güne kalmaz helvası yenilir.
Ocak 04, 2007
Ölüm (ek)
1.85 boyunda olduğunu tahmin ettiğim Ragnar Bey, efenim bilemiyorum. Gerçekten bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var onu da başkası söylemiş:
- But you'd be only going towards certain death!!
- All deaths are certain.
Aralık 10, 2006
Ölüm
Sartre: Yakında öleceğini bildiğimiz biri için hem yakında öleceği için hem de öldükten sonra öldüğü için ve bunun yanında da bu konuda bir şey yapmayı başaramadığımız için üzülmek ne kadar mantıklıdır?
Sartre: Ya da ölüme mantıkla yaklaşabilir miyiz? Yoksa, ölüm de aşk gibi mantık dışı bir tuzak mıdır?
Sartre: Bu bağlamda askerlik, ölüm ve aşk arasında bir bağlantı kurmak bizi yeterince eğlendirebilir mi? Gülmenin hafifliği ölümün ağırlığını bastırabilir mi?
Sartre: Son olarak: Ölüm sonrası helva yememiz hazımsızlığımıza dünyevi bir çözüm aramamızdan mıdır?
Her soruya bir sıra numarası vereyim ve 1. soruyla başlayayım.
Kasım 26, 2006
Hugo'nun da Tolga Abi'nin de
“?” Victor Hugo’nun yayıncısına yolladığı mektuptur. Victor Hugo, sadece soru işaretinden oluşan bu mektubunda Sefiller’in satış durumunun nasıl gittiğini sormak istemiştir. Victor Hugo’nun yayıncısı mektubun anlamını şıp diye çözmüş, “vallahi çok süper gidiyor Victor, eline sağlık” anlamına gelen “!” şeklindeki cevabını yollamıştır. Bu iki mektup, dünyanın en kısa mektupları olarak tarihe geçmiştir.
Kitaplarda yazan tarih böyledir evet. Ama işin aslı pek öyle değildir. Victor Hugo’nun yayıncısı gelen mektuba çok bozulmuş, koskoca edebiyatçının mektubunda iki kelime yazmayıp sadece soru işareti yollamasını kendisine yedirememiştir. Yıllar süren dostluk, Victor Hugo’nun mektubu yüzünden bozulmuş ama Victor Hugo’nun yayıncısı ağzını bozmamıştır. İçinden geçenleri cevabına yansıtmamış, sadece sonundaki ünlem işaretini Victor Hugo’ya yollamıştır. Verilen cevap “Satışlar çok iyi gidiyor!” anlamına değil “Al bunu alamaz mısın? Sen ne biçim delikanlısın!” anlamına gelmektedir.
Artizm
Cevap 1: Artis; taksim bostancı dolmuşlarının kalktığı yerde, iki dolmuş sırasının arasına girip, “Ziverbey’den!”, “Sahilden!” şeklinde bağıran, bir yandan da sigara içip, ilginç el kol hareketleri yapan insanlara denir. Bununla beraber, yurdumuzun çeşitli bölgelerinde, mahalle maçlarında bileklerine fazlasıyla hâkim olmanın verdiği güvenle şahsi oynayan kişilere de artis denir. Kavgada söylenmez, bloglarda bir ihtimal.
Cevap 2: Artiz; içtimaya güneş gözlüğüyle katılan, işi gücü zevzeklik olan tiplere verilen addır. Ayrıca, Demet Akbağ ile Yasemin Yalçın’ın tek yumurta ikizlerini oynadığı “Artiz Mektebi” isimli tiyatro oyununda da kullanılmış bir kelimedir. Bunların dışında ilköğretim çağındaki sıpaların “hişt artiz!...sana demedim tipsiz!” şeklinde yaptıkları gereksizliğin mezesidir.
Cevap 3: Bu ikisi arasındaki fark yaklaşık 22 milimetredir. İhmal edilebilir bir farktır. Gözde çok büyütmemek gerekir.
Cevap 4: Sitenin soruya cevap vermemesi gayet olağan bir durumdur. Haber değeri taşıyan şey, sitenin sorulara cevap vermesidir. Site insan mıdır yahu soruya cevap versin. Hâşâ! Sorulara geç cevap verilmesi, sitedeki üşengeçler yüzündendir.
Kasım 21, 2006
Benzeri Yerler
Efendim öncelikle böyle bir soru sorduğu için koray arkadaşımı, ağbimi, düğünümde göbek atacak kişiyi tebrik etmek isterim. yahu 1 aydır cevabını arıyorum harıl harıl bulamadım. Yani bulamamıştım. Akıllı okuyucular bulduğumu anlayacaklardır.
Okuldaki haklarımız iyi bir eğitim ve öğretim almak, tenefüslerde çişe gitmek, pazartesi ve cumaları istiklal marşını söylemekten ibarettir. Arkadaş da edinebilir hatta onlarla konuşabiliriz. Hocalarımızla dalga geçip geçemeyeceğimiz pek ayrıntılı belirtilmemiştir ama geçmemekte fayda var. Hocalarımız onlar, saygı göstermeliyiz.
Sorumluluklarımıza gelince; vatana millete hayırlı evlatlar gibi davranmalı, ev ödevlerimizi yapmalı, dersleri takip etmeli, etütlere (varsa) katılmalıyız. Ayrıca yapmamamız gereken sorumluluklarımız da vardır: kendimizden küçükleri dövmekten kaçınmalı, kız arkadaşlarımızı taciz etmemeli, erkek arkadaşlarımızı da elletmemeliyiz. Orası ilim yurdu, irfan yurdu. Perdeleri söküp hayaletçilik oynamalı, sigara içmemeli, alkol kullanmamalıyız. Küçüklere sevgiyle, büyüklere saygıyla yaklaşmalıyız. Kavga etmemeli, ağzımızdan kötü sözcükleri uzak tutmalıyız. Kopya çekmemeli, başkasının ödevininden kendi ödevimizi yapmamalıyız.
"Okul ve benzeri yerler" denmiş. Benzeri yerler her türlü eğitim ve öğretim yerini kastediyor. Hapishane ve askeriyeyi de sayabiliriz bunların arasında. Tabi ülkemizde cinsel eğitim yetersizliği söz konusu olduğundan bir çok insan cinselliği başka yerlerde hızlandırılmış kurslarla da öğreniyor (şimdi isim vermeyeyim), orasını da "benzeri yer" kapsamında değerlendirmek mümkündür.
Ekim 09, 2006
Sabah Şekerleri
Rutubetlenmiş şekeri eski haline döndürmek mümkündür. İstedikten sonra her şey mümkündür. Önemli olan niyettir.
Cevabı tam randımanlı verebilmek için öncelikle şekerin eski haline karar vermek gerek. Eski halinden kasıt rutubetsiz hali ise, işiniz çok kolay. Yok, eğer eski halinden kasıt pancar hali ise, işiniz daha da kolay. İkisinin de nasıl gerçekleştirilebileceğini en ince ayrıntılarıyla anlatacağım.
Rutubetlenmiş şekeri rutubetsiz haline döndürmek için birkaç yol mevcuttur. Genel olarak amaç, şekeri daha sonra ayrılabilecek şekilde, nemi çeken bir gıda maddesiyle karıştırmaktır. Bunlardan en uygunları ekmek ve pirinçtir. Serilmiş şekerin üstüne konulan ekmek dilimi şekerin nemini alır. Pirinç de şekerle karıştırılınca nemi gayet güzel toplar. Şekerle pirinci ayırma işlemi, uygun bir süzgeç veya çelik gibi sağlam sinirlere sahip bir vatandaş vasıtasıyla yapılabilir.
Rutubetlenmiş şekeri şeker pancarına çevirmenin yolları ise çok çok daha kolaydır. Bütün bu yolları, tam bu anda trt fm’den canlı olarak dinleyebilirsiniz.
Rutubetlenmiş şekeri atmanın kime ne faydası olur onu bilemem. Sert değil ki atınca can yaksın. Rutubetlenmiş şekeri atmayın, çocuklar şeker de yiyebilsinler.
Ekim 03, 2006
Ayşe'nin Çocukları (Soru)
diye sorulmuş.
Öncelikle "yanlış sorularınızı itinayla doğru yanıtlayan" sitemiz bu soruyu düzelterek cevaplamayı boynumuzun borcu olarak bilir.
Soru şöyle:
Ayşe: Benim üç çocuğum var ve bunların yaşlarının çarpımı 36 ediyor.
Ben: Güzel ama bu soruyu çözmeme yetmez.
Ayşe: Aynı zamanda yaşlarının toplamı bizim evin kapı numarasına eşit. Biliyorsun değil mi kaç olduğunu.
Ben: Evet biliyorum ama bu gene yeterli gelmedi.
Ayşe: Tamam o zaman, 3. ve son ipucunu veriyorum: En küçük çocuğum bir kız.
Ben: Hah, buldum şimdi!!!!
Soru: Ayşe'nin çocuklarının yaşları nedir?
Şimdilik sadece soruyu düzeltelim. Sonra cevaplarım eğer okuyuculardan biri bulamazsa.
İpucu: Buket'in sorduğu haliyle tartışmaya açık bir soru. İki soru arasındaki farkı düşünmek yardımcı olabilir.
"Kim?"lik
Kayıt kütüğü ile kafa kağıdı aynı şey değildir. Kayıt kütüğü, birçok kayıtın toplandığı bir kütüktür. Bu kayıtların nüfusla ilgili olmasına gerek yoktur. Kayıt edilebilir bilgiler olması yeterlidir. Nüfus kütüğü ise ailenin, eşin, dostun her türlü doğum, ölüm, evlenme, boşanma, çocuğu koyma türü eylemlerinin kaydedildiği kütüktür.
Kafa kağıdı, nüfus cüzdanıdır. Mavi ve pembe renkte olabilen; T.C. kimlik no, soyadı, adı, baba adı, ana adı, doğum yeri, doğum tarihi, medeni hali, dini, kan grubu, il, ilçesi mahalle-köy, cilt no, aile sıra no, sıra no, verildiği yer, veriliş nedeni, kayıt no, veriliş tarihi ve önceki soyadı haneleri olan; PVC kaplı; kimlik de denilen bir belgedir. Ehliyet alındığı zaman otoritesi sarsılır ama cüzdanın reisi hep kafa kağıdıdır.
Her ne kadar kafa kağıdına kimlik dense de, insanın kimliğini kafa kağıdı belirlemez. Kafa kağıdı, bir belgeden, formaliteden fazlası değildir.
İnsanın kimliğini belirleyen, genleri ve çevresidir. Anneden ve babadan gelen genler, mutasyonlarla çeşitlenerek insanın hammaddesini oluşturur. Geçen yıllar boyunca sosyal çevre bu hammaddeye şekil verir. Genlere yontulmamış taş, sosyal çevreye ise heykeltıraş gözüyle bakılabilir. Genler, taşın renk, sertlik, esneklik, kırılganlık gibi özelliklerini belirlerken; sosyal çevre, heykeltıraşın ustalığını, zevkini, elinin hafifliğini temsil eder.
Heykeltıraş ilk yıllarda sadece anne babadır. Bu durum, dolaylı olarak gebelik süresiyle de ilgilidir. Yanlışlıkla belgesel izleyenler bile görmüşlerdir: Yeni doğan bir canlının ilk derdi ayakları üzerinde durabilmektir. Bunu başarabilirse yaşama şansı olur. Kanguru yavruları doğduklarında parmak kadardırlar. Bu halleriyle bile annelerinin vücutlarından ayrılmadan kesenin girişine kadar tırmanırlar ve kendilerini içeri atarlar. Bu sırada anne kanguru yavrulara yardımcı olmaz, onları keseye sürüklemez ya da işlerini kolaylaştırmak için amuda kalkmaz. İnsan yavrusu böyle değildir. Güçsüzdür, bakıma muhtaçtır. Annesinden kopmamak için arada köprü bile kurmuştur. İnsanın gebelik süresinin kısalığı, doğan yavrunun ayakları üzerinde duramayacak, kendini besleyemeyecek kadar zayıf ve aciz olmasının sebebidir. İşte bu yüzden, insan, doğduğu andan itibaren ilgi görmeye, bir nevi yontulmaya başlar. Buna muhtaçtır. İlk yıllar bu yontma işleminin en çok olduğu, taşın ciddi anlamda şekil almaya başladığı zamanlardır. Genlerin anne babadan geldiği de hatırlanırsa, kimliğin aslında büyük ölçüde anne baba tarafından ortaya çıkarıldığı görülebilir. Ailesiz ya da aileden uzak büyümek, kimlik üzerinde ailenin etkisini azaltsa da asla bu etki yok sayılamaz.
Yıllar geçtikçe heykeltıraşa yeni kollar eklenir. Eş, dost, hısım, akraba, arkadaşlar, eğitimciler “insan” şeklindeki kollardır. Öte yandan, okunanlar, dinlenenler, izlenenler, tadılanlar, hissedilenler de yontma işlemine katkıda bulunan tecrübelerdir. Bu tecrübelerle, insan kendi kendini bazen cillop gibi yontarken bazen bunu beceremez.
Yontma işlemini kararında bırakmak gerekir. Fazla yontmamak heykeli ham bırakır, köşeleri sivri olur, çevresine batar. Yıllar geçtikçe yontmak zorlaştığından, belli bir süre sonra yontmaya çalışmak zor olur, acı verir. Gereğinden fazla yontmak ise heykeli zayıflatır. Ufak rüzgarlarda bile devrilebilecek hale getirir. Heykelin en iç kısımları sıvıdır. İnsanın değil en yakınına, çoğu zaman kendisine bile itiraf etmediği, edemediği en pis, aşağılık, hastalıklı düşünceleri bu sıvının içindedir. Sıvının dışarı sızmaya başlaması büyük tehlikedir. Bu tip bir çatlak kolay kolay kapatılamaz. Fazla yontmanın bir riski de budur.
İnsanın “kim”liğini, özünü aldığı anne babası ve ona şekil veren çevresi belirler. İnsanın “kim?” olduğu yıllar süren bir şekil verme işlemi sonucu ortaya çıkar ve bu sorunun sabit bir cevabı yoktur.
Ekim 01, 2006
Überseksüellik -ve kısmen trend dediğimiz şey- hakkında
diye sorulmuş...
Evvela sözcüğümüzün etimolojik kökenine bakalım... ama hiç gerek yok zira überseksüel gayet açık bir laf. Überseksüellik fenomeninin ortaya çıkışına baktığımızda "post-metroseksüalizm"e dikkat etmek gerekiyor. Bilindiği gibi ilk olarak "metroseksüel" denen bir takım adamlar, bu isimlendirme sayesinde kendi varoluşlarına görsel bir anlam kazandırma imkanı buldu. Ve hatta zamanla bu adamlar bir metroseksüalizm ideolojisi suretinde yüceltildiler. Ancak "piyasa ekonomisi herkesin mutluluğunu ister !" ve birilerinin metroseksüellik adı altında başkalarına nazaran fazla prim yapması, o başkalarını mutsuz ettiğinden piyasa ekonomisi tüm überkahramanlığını takınıp bu boynubüküklere "überseksüel"lik şerefini bahşetti.
Bu noktada Marian Salzman adlı trendspotter -hatta trendgoddess- The Future of Men adlı başyapıtıyla überseksüel kavramını yaratarak, metroseksüelliğin psikolojik gazabından bunalan bünyelere çare oldu. Ancak şunu da itiraf etmek gerekir ki "überseksüellik" aslında 5 gram akla sahip olan ve bu 5 gram aklını trendsetterlığa vakfetmiş herkesin uydurabileceği bir laf.
Peki ya kimdir überseksüel? (soruyla heyecanlı bir geçiş filan)
Überseksüellik kavramı ABD'de doğduğu için konuyla ilgili pek tuttuğum bu tanımı İngilizce vermekte (Urban dictionary'den namussuz bi intihal yapmakta) mahsur görmüyorum: "Ubersexual is a male who is similar to a metrosexual but displays the traditional manly qualities such as confidence, strength, and class - leaving no doubt as to his sexual orientation" (Bilhassa Türkçe'ye çevirmiyorum. Nitekim Türkçe'nin, trendleri algılatmamaktaki yetersizliği hepimizce malum) Meselenin özünde, metroseksüellikten gelenekçi ve klasik erkeğe doğru yaklaşan bir adam tanımlama isteği yatıyor. Bunda başlıca kaygı da muhtemelen meteroseksüelliğin içinde fazlaca yer alan "homoseksüellik şüphesi"ni bertaraf etmek.
Überseksüel'in gözümüzde canlanması için çabalayan Sayın Salzman'ın, geçtiğimiz ayarda Türkiye'ye gelip kendi elceğizleriyle "überseksüel" seçtiğini müjdelemek istiyorum. Kendisi Cem Boyner, Beyaz ve Rutkay Aziz'i de içeren bi Türk überseksüeller listesi yapmış. (Fakat listede Nihat Doğan yokmuş. Üzülmesin yakında onu da içeren yeni bir kavram ortaya atılır.)
Gelelim überseksüel olmak için ne yapmak gerektiğine... Hiçbir şey. Çünkü bir adam ya überseksüeldir ya da değildir. Değilse de üzülmesin çünkü yakında onun da "vay be tam da benden bahsediyor" diyeceği yeni bir kavram ortaya atılır. Kapitalizm, bu gibi mevzularda, müritlerini çaresiz bırakmayacak kadar bonkördür.
Eylül 27, 2006
Gerçeklik Duygusu
diye sormuş...
Öncelikle çok teşekkür ediyorum, siz sormasaydınız ben yanıtlayacaktım. Şimdi bu gerçeklik dediğimiz şey.. Ehem.. Iıı, ben bu soruya evde bakayım, çok kolay bir yolu olmalı. (vakit kazanmak için yapılan öğretmen ayakları...) Neyse hep beraber düşünelim. Böleyim, parçalayayım özünden uzaklaştırıp öyle yanıtlayayım...
Öncelikle bırakın dış dünyayı, kendimizin gerçekliğinden bile şüphe etmemiz gerekiyor. Fransız bir yüzbaşı (ya da neyse artık, ben ona yüzbaşılığı yakıştırdım) buradan yola çıkıyor. Nereye vardığı çok önemli değil ama gerçeklikten, varlıktan emin olabilmemiz için bir şeye inanıyor olmamız gerekiyor. Daha önceleri on binlerce kez söylediğim gibi bilim dahi "gerçeklik" hakkında konuşmaz, onu felsefenin sınırları içinde bırakarak yoluna daha güvenilir ve emin adımlarla devam eder...
"Gerçeklik nedir?" sorusuna yanıtım yok benim, başkalarının varsa bile bu elbet bir yerde takılıp kalmaya mahkumdur. Felsefeciler bu konu hakkında düşünüyorlar(dı), naçizane fikrim ise anca düşünerek bu yolda ilerleyebileceğimizdir. Bunun sebebi "akıl"a verilen önemdir. Sonuçta akıl değil midir bize bir çok sorunun cevabını veren... Tabi ne de olsa başlangıç noktamız olan akıl yanında bir çok problem de getirmektedir. Ama salak değiliz, bunun farkındayız. Sonuçta yaptığımız olabildiğince gerçeğe yakın bir tanım yapmak. Zaten hapsolduğumuz bu üç boyut içinde oldukça ilerlediğimizi söyleyebilirim insanlık olarak. Ayrıca her zaman bir hata payı vardır ve bunun böyle olacağını Schrödinger'in Kedisi'nin sahibi ispatlamıştı. (evet çarpıttım, bilimsel bir gerçeği bağlamı dışında kullandım, özür dilerim) Ayrıca aklı kullanarak yapacağımız her açıklama da akıl konusunda bize yanlış bilgiler verme ihtimalini yüzde yüz taşıdığı için zaten ohohoho... Uğraş babam dur. (evet tekrar çarpıttım, matematiksel bir kanıtı Gödel'i mezarında ağlatacak kadar yanlış uyguladım, ikinci kez özür dilemek anlamsız)
Soruya geleyim bu kadar bik bikten sonra izninizle. Öncelikle emin olmamız gerekmiyor. Şöyle ya da böyle bir şeyler biliyoruz. Emin olma konusu zaten başlı başına bir problem. Yere bıraktığımız kalemin düşeceğinden emin olamayız. Deneyin görün... Kalem düşerse şanşlısınız demektir. Bunu ben değil fizik bilimi ve olasılık söylüyor. Yarın öbür gün tavana çarparsa da şaşırmayın sonra...
Geriye ne kaldı? Ne yapsak yeri mi? Değil malesef. Ahlak dediğimiz (kimilerine göre ahlaksızlık olan kavram) kavram burada devreye giriyor. Değişik ahlak görüşleri, anlayışları var elbette ama hepsinin temel noktası zorunlusu olmadığımız durumlardaki davranışlarımızı belirlemek. Mesela sorumluluk böyle bir şey. Sorumsuzluğun bir cezası yoktur çünkü sorumlu olmamız için genel geçer bir zorunluluk yoktur. Eğer sorumsuzluğumuz dolayı bir şey olursa cezalandırır bizi yargı. ( Nobel ödülü kazanan matematikçiler gibi, onlar da matematikte attığı adımlardan değil de bunların ekonomiye, fiziğe vs katkısı oldursa anca nobel ödülü alıyorlar - hem de kendi uğraşları adına değil uygulamanın olduğu dalların adına...)
Ne yapsak yeri değildir, olamaz zaten. Bilmemek de mazeret olamaz. 30'lu yıllarda Nazi Partisine üye olup 45'ten sonra "ya biz bilmiyorduk bu katliamların yapıldığını, öyle olsa destek vermezdik" demek okkalasından bir "hassiktir ordan"ı beraberinde getirir. Bu yüzden dikkatli ve solduyulu davranmak gerekiyor. Gerçeğin ne oldu bilme! Kim biliyor ki zaten???
Eylül 24, 2006
Uzay Zaman
diye sormuş...
Öncelikle üzülerek söylemeliyim büyücü ve cadı diye bir şey gerçek dediğimiz o belirsiz kavram içinde yer bulamamış, henüz tanımlanamamış kavramlar. Ama sağolsun Engizisyon o kadar çok insanı işkenceden geçirip yaktı ki ortaçağ ve yeniçağda zaten olsalardı bile çoktan köklerine kibrit suyu dökülmüştü.
Büyücülük ve cadılık tüm Avrupa'yı kasıp kavuruyordu ancak nedense 1600'lü yılların başında aydınlanma hareketinin başladığı Hollanda'da son cadı yakıldı. Diğer ülkeler de bunu takip ettiler tabi dallama İngilizler 1830'a kadar devam etmişler. ( Yakıştıramadım onlara diyemem. )
Afrika'da Amerika'da büyücüler daha çok tıp ve din insanları olarak yaşamlarını sürdürüyor ve saygı görüyorlardı. Onların satrancında bizim Vezir, Avrupalıların Kraliçe dedikleri taş herhalde olsa olsa Büyücü olurdu...
Cadılara geri gelirsek onlarda cadı diye bir kavramın olduğunu sanmıyorum. Ünlü antropolog, yakın arkadaşım Jared Diamond'la yaptığımız muhabbetler sonucu öğrendim ki o uygarlıkların Şeytan pek işleri olmadığı için onun işbirlikçisi diye yaftalanan cadılar da kadro bulamamışlar ve bir cadılık müessesesi oluşmamış onlarda. Yukarı da belirttiğim gibi onlar aynı bokun lacivertine Büyücü deyip maaş bağlamışlar ehlileştirmişler.
Sihirbazlar ise her yerdeler, Claudia Schiffer'la yatağındaydı mesela biri uzun yıllar boyunca. Bir diğeri yıllarca Abdullah'ın yol arkadaşı oldu (bu arada günün bilgisi: Mandrake çizgi romanları aslında Abdullah'ın hikayeleridir nasıl Holmes'unkiler aslında Watson'ın hikayeleriyse...
Haftaya aynı gün aynı saatte tekrardan görüşmek üzere...
Eylül 19, 2006
merak kimi(ni) öldürür, kimi(ni) ha böyle yapar
şimdi bu fox mulder abimiz aslen baba tarafından erzurum'lu olup tee 1894'te siyasi -yoksa dini miydi- nedenlerle abd'ye iltica etmiş. tabi o zamanlar dinle siyaset aynı kurum dahilinde. bunlar böyle uzaylıydı muzaylıydı çok meraklı bir aile... gökyüzünden gelenleri seyre dalıyormuş büyükdedesi. lakin bizim kalın kafalılar uzayda hikmet olabileceğini düşünememişler. köyde laf etmişler olmamış. hocaya yollamışlar yetmemiş... en sonunda cinciye yollamışlar dede mulder'ı. cinci zincirlemelerini söylemiş. meğer cin girmiş buna. bak bak bak... dede mulder'ı kim amerika'ya yollamış bilin bakalım...
mulder adı da aslında köyde bunların lakabı olan "mundargiller"den geliyor. (bana da iyi saatte olsunlar söylemedi.) bunlar amerika'ya yerleşince adlarını "mulder"a çevirmişler. abd'de rémy mulder adını alan büyükdede remzi mundargil bir dükkan açıp arkasındaki odada gg-78 teleskobuna eklediği o560 watts'lık edison mumla(n) eski ilişkilerini sürdürmüş.
neyse... bilmemkaçıncı nesil erkek torunu, ailenin -kayıtdışı sektörler nedeniyle- bağlarını koparamadığı erzurum'daki -tavukların belalısı- tilkilerden esinlenmesi sonucu "fox" adını almış ve yükseklisansı bitirdikten sonra -halaoğlunun torpiliyle- efbiayda işe girmiş. sonrası bildiğiniz hikaye...
-
yakın zamanda torun murdar kayboldu -diye manşet bile atamadı gazeteler. çünkü zaten paranoid-şizofrenik bir tip olduğunu söylüyor efbiay'daki mesai arkadaşları -hele de gözü yaşlı lavuklusu scully ki o da aslen sicilya kökenlidir ve benim bi arkadaşımın yengesinin teyzesinin halaoğlunun karısının anneannesinin teyzesinin torununun anne tarafından kuzenidir. murdaroğlu fox mulder o hüzünlü bakışlarıyla tefekküre dalmışken ücretli emekten informel sektöre kayıtsız ama sabunlanmış bir geçiş yaptı. "şimdi adını ağzına alan olmayacak. ama murdaroğlu fox mulder'ı merak ediyorsanız sayın alx, gündoğumunda saat 324.78.6540987 ile 314.71.45876 arası gözüken gri güneşi arayın. o size oradan el sallıyor olacak" diyor skulli efbiay duvar gazetesine bıraktığı yavru keçilere aile aradığı ilanda.
Eylül 15, 2006
SUPERMAN/UBERMENSCH üzerine
diye sorulmuş...
Nietzsche, wille zur macht (güç iradesi) kavramını şekillendirerek hem felsefesinin -kendisinden sonra gelenlerce- en çok dikkat çekici bulunan kısmını oluşturmuş hem de kendi nazarındaki üstünlük tasarımını ortaya koymuştur. ÜBERMENSCH –üst(ün)insan- her türlü zaruretten arınmış, hiçbir şeyi ters-yüz veya başaşağı etmekten çekinmeyen insandır.
Nietzsche’den 30/40 yıl sonra –yine Almanya’da- bu sefer “güzeller güzeli, sapsarı ve atletik bir ulus” daha da kusursuzlaşmak için -kendine taparak- küllerinden yeniden doğma çalışmalarına başladı. Almanlar, Nazi ülküsü etrafında, bir dönemlik şuur kaybını; ezilmişliklerine tercih ederek bir nevi ÜBERNATION inşa etmeye çalıştı. (Oldu mu? Olmadı… Olsun.)
Keza 1930’larda Atlantik’in öbür yakasında mavi streç giysisi ve kırmızı donuyla merdane bir yiğit, mavi gözlerini dünyaya açtı. SUPERMAN, modern dünyada üst(ün)insan tasarımlarının en ilginç ve en başarılılarından biriydi. Bir kere bu dünyanın dışındandı. İnsanları, onu bu denli uzun ömürlü kılmaya iten en önemli faktörlerden biri de belki buydu. SUPERMAN ne Alman, ne Amerikalı –ve tabii ki- ne de Türktü. Herkesin bağrına basabileceği bir tür Noel Baba’ydı. Gücünün sınırları, insan hayalgücünün sınırlarından ibaretti. Mesela eskiden uçamazdı, sonra uçabilir oldu filan. Ama tabii insanoğlu, bu ulvi güce dahi sınır koymak adına o “malum taş”ı akıl etmiştir. SUPERMAN süper olmakla birlikte sınırsız bir güç sahibi değildir. (Olur mu öyle şey zaten)
Tabii bir de ÜBERSEKSÜELLİK var ki, Nihat Doğan derim başka bir şey demem. Zira Nihat Doğan bu Überlik mevzularında hakkaniyet aramaya gerek olmadığının kanıtı. Nihat Doğan ÜBERSEKSÜEL’se, SUPERMAN UBERMENSCH’miş çok mu?
Uzun lafın kısası her şey adlandırmada bitiyor. (NOMİNALİZM’e bayılırız) Bunca yıldır Süper denmiş, öyle kabul edilmiş. Süpermiş değilmiş sorgulamamak gerek. Nitekim SUPERMAN, ACTIONMAN, BARBIE filan kapitalizmin kült isimleri. Sorgulamayıp, inanmaya iştirak etmek lazım…
Eylül 13, 2006
nominalizm ölmedi -mi acaba? (ek)
Temenni bazlı olanlarda genellikle Muzaffer, Başar, Hidayet, Aslan, Kaplan, Panter (Emel) gibi isimlerin olması şaşırtıcı değil tabi. Bu kategori arada kültürel/siyasi alanla da kaynaşıp Barış gibi isimler de üretebiliyor, iyi de oluyor. (Tabi Savaş gibi bir ismi de hangi eşek koyar çocuğuna hala anlayamıyorum, öyle boş boş bakıyorum)
Değişik isim verme meselesinin temelinde ise sadist ana babalar, dedeler, büyük dedeler yatıyor kesinlikle. Zamanında çocuğunun ömrü boyunca eziyet çekmesini isteyip de bir türlü ne yapacağını bilemeyen, şaşkınlıktan kıvranan ebeveynlere ilaç gibi gelmiştir sanırım bu isim verme yöntemi. Magnezyum, (yine siyasiye göz kırpan, hatta göz kırpmak ne el sallayan) Fidel, Alken (sevgili lise son kimya hocama saygıyla), Baldudak, Dududil, Moon Unit, Dweezil, Ahmet Emuukha Rodan, Nadir Sungurtekin (soyadla birleşince bambaşka bir güzelliğe bürünüyor ama afişe etmemek lazım pek) hep böyle güzel, böyle nadide, böyle sapıkça isimler.
Bir de Satılmış fenomeni var ki, sanıldığının aksine bir önceki kategoriye ucundan da girmiyor; tamamen bağımsız sebeplerle çıkıyor karşımıza. Farklı farklı rivayetler var Satılmış isminin doğası hakkında; ama hepsi de şu kapıya çıkıyor: İsmi kötü olan insanın kaderi güzel olur, bir şekilde kötülüklere karşı korunur. Kutsal bilgi kaynağında da uzuuun uzun ve de şahane bir şekilde incelenmiş, benim de bir entrisinden çalıp çırpmamak için kendimi zor tuttuğum "Nomen est Omen" diyen latine kıyasla ne kadar farklı düşünme yöntemlerimiz olduğu da cascavlak çıktı sanırım ortaya bu örnekle.
İsimlerle daha yakinen ilgilenmek isteyen, meraklı ve araştırmacı gençleri de zevklere göre "Unomastica alla Turca" veya "Efendi" serisi de sanırım ancak paklar.
Marka Sevdası
diye sormuş Alx...
Efenim böyle bir sorunumuz var; adres. Tek başımayken bir sorun yoktu. Ama sonra iki katılımcı olunca daha kollektif bir yapıya büründü. Blogun başlığını bu yüzden değiştirdim. Ama adresi değiştirmeyi düşünmüyorum, ne de olsa kim ölür kim kalır bilinmez. Benim olacağım kesin... Tabi bunun çok daha hain sebepleri var ama buradan söylenmez... Nedir onlar diye sormak anlamsız çünkü nedir, nelerdir vs yanlış sorular olacaktır ve yanlış sorular doğru yanıtlanmaz... (çelişkili açıklama )
Eylül 11, 2006
nominalizm ölmedi -mi acaba?
neyseciğime... bizim kovboy filmlerinde kızılderili olarak bildiğimiz (o toprakta kırmızı renk veren demir yerine başka bir şey -örn. krom- olaydı yüzlerine sürdükleri boyalardan ötürü "yeşilderililer" bile olabilirdi adları.) kuzey amerika yerlieri, doğan çocuğa geçici bir isim verip, daha sonra kullanacağı ismi, yetişkinliğe geçiş ayinleri olan erginleme ritüelleri sırasında delikanlının/genç kadının kişisel özelliklerine göre belirlerlermiş. işte tam da bu nedenle çılgın at, düşünceli kaya, dolunayda sallanan ağaç gibi isimler kullanılıyormuş. aynı şey, dünyadaki başka ilkel ya da (antropolocideki hocalarıma ayıp olmasın diye) -siyaseten doğru bir deyişle- sanayileşmemiş, küçük ölçekli, erken dönem toplumlar için de, bizim gibi gelişmekte olan bilmemkaç medeniyetin beşiği muhafazakar-milliyetçi toplumlar için de, sanayileşmiş sömürgeci kapitalist toplumlar için de, sosyaldemokrat neo-liberaller için de geçerli. yiğit, cesur, erkek, asker, yürekli, mert, doğru sözlü, cevval, güzel, adil, cabbar, hakkaniyetli ve bir sürü isim, kişizadelerin özelliklerine ya da olması istenen özellikler anlamına gelen isimler verilirmiş. sonracığıma gel zaman git zaman toplumlar kozmopolit bir nitelik taşımaya başlamış. ve isimler konusunda işin şirazesi çıkmış. adi, yoz bir herifçioğlunun adı "yozyürek" olacağına, "mert" olmuş, böylece kalakalmış. tabi isimler hep "iyi niyetle" konulduğu için iyi insanlara kötü isim verilmiyor da içleri ferah yaşayıp gidiyorlar.
tabi kültürlerarası iletişim meselesi de var: bizim gibi türk boyları islamı kabul edince, araplardan, farslardan etkilenince -yoksam sırada anglosaksonlarla frenkler mi var- onların isimlerini de kendilerince dönüştürüp kullanmaya başladılar. (bakınız muhammed isminin başına gelenlere... ahmed, ahmet, mahmud, muhammet, mahmut, memet, mehmed, mehmet... hep aynı ad!... oldu mu... beğendiniz mi yaptığınızı... ah ah...)
bir de popüler isimler var... artık her bir şeyciğimiz medya tarafından belirlendiği için, isimler de piyasaya -yoksa "ayağa" mı demeliydim- düştü... popüler bir isim sıklıkla kullanılır oldu. milliyetçi kişizadeler çocuklarına alpaslan, çağrı, asena ve bilumum dikkulak (mhp'li) isimleri koyarken, islami kesimde ömer, necmeddin, tayyip, muhammed, ibrahim gibi dini eğilimler taşıyan isimler, 68 ve 78'liler, emek, devrim, özgür, barış, ulaş, deniz gibi adlar, aleviler ise mahir, hüseyin, ali, aslan gibi adlar ve son olarak da pek modern kentli, üst gelir düzeyinden, kobi sahibi (uçtuk ya!...) hemşehrilerimiz, alp, berk, can, kutay gibi adları layık görüyorlar. (tabi çocuklara soran yok... otursunlar oturdukları yerde!...) anlayacağınız, isimlerde hakim paradigma -yoksam "trend" mi deseydim- belirleyici oluyor çoğunlukla. (öyledir öyle!...)
nominalizm, ortaçağ felsefesindeki "adcılık" anlamına gelen bir akım. kısaca, "eşek, eşek olduğu ona atfedildiği için eşektir; eşekliği ona atfedilen bir kurgudur" fikrini benimsiyor bu abiler. haksız da sayılmazlar bence... yoksa bizim kullandığımız isimlerle kişiliklerimiz genelde örtüşmediği için, şizofrenik (bölünmüş, parçalanmış) kişiliklerimiz olurdu. yaşadığımız küresel nevrotikler koğuşu, psikotikler koğuşuna dönerdi.
Eylül 06, 2006
Soracaksanız Adam Gibi (Mi?) Sorun
Evren beyciğimin isteği üzerine kendi fikirlerimi yazıp çizeceğim bu konu üstüne. The Blind Watchmaker'ın başında Richard Dawkins ağabey bu kitapta ben man diyeceğim insan için ve de cinsel bir ayrımcılık yapmıyorum, aklıma da man diyince insanlık geliyor dese de kazın ayağı maalesef öyle değil. (Ki Richard'ıma bir mail atıp, madem aklına bunlar gelmiyo be ibiş, o zaman neden gittin kendini Brigths diye bir harekete verdin, umbrella term'dü, uplifting, şayane çağrışımlar yapan lafı alıverelim, toplum içindeki kötü bakışlardan kurtulalım, coşalım, kendimizden geçelim, yaşasın neolojizim diyorsun diye soracağım en kısa zamanda; akıllı tasarımcılara bile cevap verdiğine göre kesinlikle bana da verir, akıllı olur diye umut ediyorum.)
Lakin tabi man kelimesinin etkisi böyle direkt değil. Mesela bizim konumuzdaki mevzubahis adam gibi lafının içinde "Karı gibi (ağlama lan)" ya da ne bileyim "Mal bulmuş mağribi gibi" veyahut ecnebi dillerinden örnek vermek gerekirse "Philistinism" gibi ayrımcı (cinsiyetçi, ırkçı) bir anlam bulundurup bulundurmadığı bu kadar açık değil, barındırıyorsa da ilk örneğin tersi üzerinden barındıracağı açık yalnız.
Burda da zaten meselenin man'dan türediğini düşündükleri (Düşündükleri diyorum, çünkü böyle yapısal bir meseleyle uğraşıyorlarsa man lafının etimolojik olarak ilk önce cinsiyetsiz olduğunu da bilip, adımlarını ona göre atmaları gerekirdi sanki. Türkçe olsa hadi neyse, adamın kökü ademe, ordan da ibranice toprağa gidiyormuş. Yaratılıştı, topraktı, kaburgaydı mitlerini de zaten biliyoruz, daha fazla karıştırmaya gerek yok) woman'a takıp womyn gibi acaip şeyler uyduran muhtelif feminist hareketlerin dertlerinin tersine kelimenin ne çağrıştırıyor olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde Evren'le de tesadüfen konuştuğumuz üzere benim aklıma (annemin de müdürlük yapmış olmasından kelli) müdür diyince şişman göbekli bir amca gelmiyor (Ama maalesef bilimadamı diyince Einstein tipli bir amca gözümde canlanıveriyor, kahrolsun steryotipler.); o yüzden müdire denmesini yadırgıyorum; fakat mesele de zaten bende nasıl bir çağrışım yaptığı değil, genel olarak nasıl bir çağrışım yapacağı, ayrımcılığa yol açıp açmayacağı.
Gördüğünüz üzere soruyu doğrudan cevaplamak yerine lafı dolaştırıp, karıştırıp duruyorum, şekilden şekile giriyorum; çünkü öyle kolaycacık, şakadanak verilebilecek bir cevabı yok bu sorunun. Açıkçası ben kendi adıma "adam gibi"yi öyle çok da ayrımcı görmüyorum, (Hem görüyorsanız daha bunun adamakıllısı var, hatta bir de tersine adam sen deciliği var, misogyny varsa misandry de var, Solanas var, varoğluvar.) biraz "politically correct" olma takıntısı gibi bile geliyor hatta; siz de kendi adınıza düşünün, kendi cevabınızı kendiniz bulun, hatta gelip burada söyleyin ki ne düşünüyorsunuz, görüş birliği var mıdır anlayalım. Ama aman dikkat edin yanlış düşünmeyin, adam gibi düşünün!
Bu uzun (ve de muhtemelen sıkıcı) cevabımın sonunda ise sorunun en sonundaki delikanlı adam kısmına dair bir iki kelam etmek, yaratıcı türk gencinin daha önce benzeri vecizeler bulduğunu hatırlatmak, ortak belleğimize kazımak gerekir diye düşündüm: İbne gibi gey değil, delikanlı gibi gay!
Ağustos 18, 2006
Versatil Kalem
Çeşitli ülkelerin patent arşivlerinde yaptığım saatlerce süren detaylı incelemeler ve de arşivlerde çalışan eş dost, hısım akraba sayesinde binbir güçlükle ulaştığım bilgilerden şunu hatırladım, nasıl olup da unuttuğuma hayret ettim:
Manyak ingilizlerin "Propelling Pencil" dedikleri bu çok yararlı aletin patenti ilk defa 1822 yılında, İngiltere'de, Sampson Mordan ve de John Isaac Hawkins isimli iki mahalle arkadaşım tarafından alınmış. Sonra mahallemizin teknolojik alandaki üstün ilerleyişini kıskanan komşu mahallelerin başı çektiği 160 patent daha alınmış bunu takip eden 50 yıl içinde.
Bundan sonraki gelişmeler fasa fiso ve de sadece teknoloji tarihi manyaklarının ilgisini çekecek şeyler oldukları için aktarmıyorum. Lakin Koç teknoloji müzeleri bu hızla çoğalmaya devam ederse yakında açılacak basmalı kalem müzesinde bu gelişimin bütün tarihini, kalemlerin de birer örneğiyle rahatlıkla öğrenebileceğinizi tahmin ediyorum.
Ağustos 17, 2006
Atasozu
Simdi diyeceksiniz "lan sen ne namussuz adammissin divadeiwob" diye, yok valla, o kadar sacmalardim ki hoca bana "olmamis, iki kelimeyi bir araya getirememissin" derdi. Zaten ortaokulda sadece bir kere 85 almistim bir Turkce sinavinda, bir de Lise 3'te 5 geldi karneme o kadar, ozurluyum kisaca... Yazamasam da cok sey ogrendim o atasozlerinden. En onemli sey ise atasozlerinin cok sacma olduguydu. Surekli birbirleriyle celisiyorlardi, hepsi duruma gore soylenmis guzel sozlerdi o kadar. "Terzi kendi sokugunu dikemez" derler, "kelin merhemi olsa basina surerdi" demeyi de ihmal etmezler.
Cok uzattim, sadete geleyim:
joveblack: terzi kendi söküğünü neden dikemez?başkalarına iyiliği dokunan, kendine neden dokunamaz? divadeiwob?
Baskalarina iyiligi dokunan kisi en buyuk iyiligi kendisine yapmistir zaten... ...cunku yasam bir fasulye sirigi gibidir, degil mi?
Ağustos 10, 2006
Sozun Olmadigi Yer (ek)
Bu arada pek sevgili kuzenim John Fowles olmeden once bir kitabina soyle bir not dusmustu hatirim icin: Atasozleri kaypaktir, yalancidir, onlara inanmayin... Hep cift tarafli calisirlar...
Sözün Olmadığı Yer
Inde deus abest (Tanrı'nın olmadığı yer) yazmış eskiler zindanlarının kapısına, işkenceye götürülen insanların son umutlarını da ellerinden alıp, dımdızlak bırakmak için. Aslında bu "olmadığı yer" muhabbeti pek de bilinmeyen, yeni bir şey değil, insan illa bir şeylerin olmadığı bir yerler hayal ediyor, istiyor. Bu da kimisi için eşitsizliğin olmadığı yer, kimisi için çalışmanın olmadığı yer olabiliyor.
Tabi, olmayan şeyler her zaman Tanrı kadar dramatik ve etkileyici olmayabiliyor. Misal sözün olmadığı yerler nasıl yerlerdir, insan kurtlu olduğu için merak ediyor, yerinde duramıyor. Evren önceki soruda neden merak ettiğimiz konusunda bizi aydınlattığı için ben hemen yerlerin niteliğine geçmek istiyorum.
Zaten "Söz gümüşse sükut altındır." denerek bikbikbik konuşmamamız, haddimizi bilip yerimizde oturmamız konusunda atalarımız fikir birliğine varmışlar. O yüzden sözün olmadığı yerin atalarımız için daha da güzel, cennetvari bir ütopya olacağını düşünebiliriz. Hele hele sözlerin olmadığı yerde düşünmemizin de pek mümkün olmayacağına inananlardansak. Düşünsenize, konuşma yok, düşünme yok, muhalefet ya da farklılık yok; çevresel şartlar değişmediği sürece statükoyu bozacak, keyfimizi kaçıracak hiç bir şey yok. Karnımız tok, altımız kuru, mutlu mesut yaşayıp giden bir toplum oluruz.
Mutluyuz, mesuduz; aynı rutin şeyleri yapıyor, asgari çabayla hayatımızı idame ettiriyoruz. Bir gün, beş gün, on gün... Yetmedi bir yıl, beş yıl, on yıl, hep aynı şeyler, hep aynı rutin işler... Bu ahval ve şerait içinde sanırım karanlık nasıl ışığın olmadığı yer anlamında kullanılan bir kelimeyse, sözün olmadığı yer için de en uygun kelime cehennem olmalı.
Haziran 26, 2006
İnsanın Başına Ne Gelirse Meraktan Gelirmiş
"İnsan merak eden hayvandır" demişler. Bunun pek insanlar için geçerli olduğunu söyleyemeceğim. Bütün canlılarda merak vardır, hatta kediyi bile bu öldürür.
Düşünün, suda yaşıyorsunuz, ekmek elden su gölden, koskoca bir vücudunuz var su tarafından kaldırılan, ortamın sıcaklığı sabit, ayrıca yeteri kadar oksijen de var suda... Krallar gibi yaşıyorsunuz. Sonra bazıları merak ediyor, ulan bu taş toprak ne ayak, biraz takılalım orada diye...
Kolay değil tabi, orada ısı değişiklikleri çok yüksek, ayrıca nefes alamıyorsunuz, vücudu taşıyacak hiçbir şeyiniz yok. Saçma salak işler, yüz suyunda değil mi? Olmuyor ama, bu merak itekliyor canlıyı... Oldukça sancılı ve kayıplı süreçlerden sonra kara hayatına uyum gösterenler oluyor. Sonra oksijenli solunum, sıcakkanlılık, bacaklar, kollar, eller, oooo, bin dünya şey çıkıyor bu merakın sonucunda.
İşte en çok merak eden hayvan olarak evrim piramitinde şu sıralar insanı görüyoruz. O kadar meraklı ki Amerika'yı keşfediyor, uzaya gitmek için bir ton para harcıyor, 'lan bugün ne bulsak' diye işlemcilerini yakıyor...
Tabi kötü şeyler de başına geliyor. Misal dünya yuvarlak mı diye merak eden Macellan, 'yahu bu parlak şey neymiş" diye merak eden Curie'ler aklıma ilk gelen ilk iki örnek. Bunlar hayatlarıyla ödediler meraklarını.
Peki soruya gelelim, neden merak ediyoruz? Öncelikle sebep çevreyi tanımak için. Ne kadar iyi tanırsak kendimizi o kadar iyi koruyabiliriz.
Aslında "bilgi" konusunda da bir şeyler diyecektim. Niye "bilgi" peşinde koşan faniler var bu dünyada diye. Ama sen cezalısın Cem. Git çalış bul, buraya da yaz :-)
Haziran 25, 2006
Dağ Keçileri
Mineciğimin, bir numaralı blogger'ım sorusunu cevaplamaya çalışayım.
Durin: Simdi yag suda cozulmuyor, ama deterjanda cozuluyor. Ama deterjan da suda cozuluyor. Benim gomlegim yaglaninca, onu once deterjana bogup sonra suya bastirinca leke geciyor. Mucize degil mi bu?
Efendim, yukarıda anlattığım olayla benzerlik taşıyor. Deterjan, sabun vs bunların en önemli özelliği zaten hem suda hem de yağda çözünmeleri. Bu özelliklere sahip olacak şekilde üretiliyorlar.
Eminim ortaokul-lisede öğretiliyordur ama ben üniversitenin yedinci döneminde öğrendim bunu. "Polar likes polar, apolar likes apolar" diye gerizekalıya öğretir gibi öğretmek zorunda kalmışlardı.
Bir maddenin başka bir maddede çözünmesi için benzer özelliklere sahip olması gerekiyor. Eğer molekülün yapısı kutuplu (polar) ise ancak bir kutuplu molekülde çözünebiliyor. O yüzden su ile yağ birbiriyle karışmıyor çünkü su kutuplu bir bileşikken yağ kutupsuz.
Kir denen nane de büyük kısmı yağdan oluşan bir şey. Tiner filan kullanıp suya sabuna gerek olmadan onları çözebiliriz ama bu biraz masraflı ayrıca beyin hücrelerine zararlı bir yol. Bilim adamları da düşünüyorlar. "Ülen bir madde yapsak, bunun bir ucu kutuplu özellik gösterse suda çözünse, diğer ucuda kutupsuz özelliklere sahip olsa yağda çözünse yağ ve suyu birbirine bağlar ve suyla bunlardan kurtulabiliriz" Hakkaten de yapayorlar bunu,
Misal sabun şöyle bir şey;
CH3-(CH2)n - COONa
CH3-(CH2)n kısmı yağ (apolar), COONa kısmı suda çözünebilir (polar) kısım.
Deterjanlar da buna benzer bir mantıkla çalışıyorlar ama daha kompleksler. Orada surface (yüzey) ve koloit kimyası devreye giriyor....
Blues - Rock
Şimdi hocam, önce bu blues-rock dediğimiz şey nedir? Atmosferik Y.rak Metal gibi bir şey mi onu cevaplayalım. Cevabımız hayır. Blues Rock var ve ben hani çok sevmesem de bir çok iyi örneği var (5 gün sonra içimdeki boşluklar dolacakmış gibi gelit ftb tarafından ya, hadi neyse) Hemen sayalım: Cream ve Eric Clapton, Led Zeppelin, Rolling Stones, The Yardbirds, The Animals... Liste böyle uzar da gider...
Tabi ilk zamanlar böyle bir ayrım yok, özellikle Hard Rock'ın da gelişmesiyle ikisi arasındaki fark belirginleşiyor.
Türkiye'de değil bir blues-rock grubu kaç tane rock grubu var orası belirsiz. Herkesin deli gibi dinlediği, her gün istanbulda yüzlerce gurubun barlarda şurda burada şarkı söylediğini düşünürsek piyasamızdaki bir elin parmaklarını geçmeyecek iyi grup sayısının (ya da grup sayısının) şaşırtıcı olduğunu söyleyebiliriz.
Vikipedi'den görebileceğimiz üzere zaten rock grubu sayımız az (bknz: Türk rock müzik grupları)
Böyle olunca yani Rock grubu yokken Blues-Rock grubu aramak bana çok özlü bir sözümüzü hatırlatmaktan öteye gidemiyor...
"karda kayıp düşerseniz müessesemiz sorumluluk kabul etmez "
Eğer çeviriyi beğenmezseniz Nick Fury tarzı çevirilirim hazır, özelden yollarım size ;-)
Haziran 23, 2006
Yalnızlık
[ Ya ben çok özeniyorum İngilizce bilen insanlara, ben pek öğrenemedim ama en azından filmler yardımcı oluyor, altyazı okuyoruz filan, replik ezberliyoruz, hişşşş ;-) Bu bir deneme sürüşüdür tekrarı da olmayacaktır ]
Öncelikle yalnızlık Allah'a mahsustur. İnsan toplumsal bir hayvandır. What does have one hand, two hands have sound. Ev alma komşu al. Yalnızlık paylaşılmaz falan da filan...
Yalnız olunca (kimseyi ya da bir şeyleri taşımıyorsa tabi hala içinde) insan kendi içine döner, dönünce gerçeği görür, görünce korkar. Korkunca ya kapanır içine iyice ya da açılır... Mevsimsel olarak tercih değişir. Yalnızlık ya güç verir ya alır. Join us or die" diye elini uzatır. "You killed my loneliness" dersin o da sana "I AM your loneliness" der.
İşe yarar sanırım, as long as you are not alone with your loneliness...
Tabi sosyal pıtırcık olarak çok uzak olduğum konular bunlar. Ben sevmem yalnız kalmayı. Konuşcak adam ararım ki kendi sesimi duymayayım...
Haziran 21, 2006
Gerginlik
beter pan: sayın hocam, o kadar antropoloji masterı yaptım ama şu sorunun yanıtını valla bulamadım: halkımız niçin yazın o sıcak günlerinde bile pencerelerini her daim ısrarla sıkı sıkıya kapalı tutar?
Herhangi bir silahın olduğu ortamın gerilmemesi imkansız. Silahın boyutu arttıkça gerginlik de artar. Doğal olarak normalde yapılmayacak davranışlar sergilenebilir. Aynı şekilde "sıcaklık"ın da böyle bir etkisi var. 3o'lu değerler aşıldığı zaman İstanbul'da kan dökümü günlerinin artmamasını açıklayamıyorum. Bunu aklımızda tutalım.
İkinci olarak ortamda sadece "1" (yazı ile 'bir') kişinin bile arıza olması orada arıza çıkmasına yol açar. Mutlu mesut bir yolculuk sürmek için herkesin aynı fikirde olması gerekirken can sıkıcı bir yolculuk için tek bir lavuk yetmektedir ayrıca bu evrenin 45 kuralından da 34.südür.
Şimdi gelelim otobüs muhabbetine. Öncelikle çoğu zaman pencereler açıktır. Hatta şöförler kapıları bile açıp gitme eğilimindedir. Her zamanki gibi beynimiz açık gittiklerimizi hatırlamaz çünkü onların bir önemi yoktur ama kapalıyken gittiğimiz zaman bu vücudumuz için bir uyarıdır. Alarm zilleri çalar, "bayılcaksın, terden leş gibi kokacaksın, şu ortamı düzelt" diye seslenir bize. Bu çağrılar çok önemlidir çünkü varlığını sürdürme bu tarz koruma faktörleriyle (buradaki 15'lik) sağlanır.
Her şeyi söyledik neredeyse. Hava sıcak, otobüs tıklım tıklım dolu, ayrıca daha önce bu tarz bir otobüste camlar açılmadığı için terleyen ve üşüten biri de varsa eğlenceye gel. Yaşlılar zaten cereyandan kaçıyorlar, otobüs hızlı giderken çok esiyor yavaş giderken ter kokusundan herkesin beynine yeteri kadar oksijen gitmediği için sağlıklı düşünme diye bir şey yok, trafik sıkışık, İstanbul'un 500 noktasında yol-kavşak metro-füniküler sistem-hafif metro vs çalışmaları var. Zaten otobüs 40 dakika geç gelmiş, arka kapıdan anca binmişsin, trafikte kaldın diye bir sonraki otobüse bindiğinde aktarma sayılmayacak, arkanda bir herif var sürekli fortluyor, kızın bi tanesi milleti taciz ediyor, şöför senin ineceğin durakta (adı üstünde durak) durmuyor vs...
Yani zor işler bunlar. Allahtan deli zenginim, kıçım en aşşağı taksi koltuğu görüyor, helikopter pisti olmayan yerlere giderken...
Haziran 20, 2006
Hedzap
cem: tatilden donunce bir zahmet cevaplarsiniz hocam.(ankaraliyim ya) ingilizcede neden heads up denince kafamizi egmemiz gerekir?
Efenim ben pek İngilizce bilmiyorum, o yüzden code-switching denen naneyi yapamadan anlatayım.
Heads up kelimesinin manası "dikkat" kelime kelime çevirirsek "kafalar yukarı" gibi abuk bir şey çıkıyor ki sanırım Cem'in sorusu buradan kaynaklı. Bu kelimede hayatın ipuçlarından biri yatıyor. Tehlike yukarıdan gelince ya kafanı kaldır tehlikeyi gör ve kaç ya da kafanı eğ ki isabet şansı azalsın.
Tabi şimdi diyeceksiniz bu dediğin tehlike yukarıdan gelirken geçerli. Peki aşağıdan gelen tehlikeler için ne yapmak lazım. Diyeceğim şudur ki tehlike zaten yukarıdan gelir, eğer aşağıdan gelen bir şey varsa zaten yan basmışsınız demektir...
Almanya - İtalya - Hollanda
Ozge: Dünya kupası vesilesiyle aklıma gelen bir soruyu sormak istiyorum: İtalya bayrağında mavi olmamasına rağmen neden formaları mavi renktedir? Gökten alınma falan diyorlar da ne alaka? Neden mavi?
Tabi Evren Turizm letedeşetei bir değil üç ülke için geçerli bu sorunun cevabını verecek.
Efendim bildiğiniz üzere Alman milli takımı beyaz, İtalya milli takımı mavi ve Hollanda milli takımı turuncu renkte formalar giyiyorlar. Oysa bu üç ülkenin de bayraklarında bu üç renk yok (Almanya siyah-kırmızı-sarı, İtalya yeşil-beyaz-kırmızı ve Hollanda kırmızı-beyaz-mavi olmak üzere - not: yanılıyorsam affola ezberden yazıyorum)
Bu farklılığın sebebi geçmişten kaynaklanıyor. Almanlar Prusya döneminden kalan siyah-beyaz (şortlar siyahtır achtung) renkleri, Hollandalılar kraliyet ailesinin rengi turuncuyu gene aynı şekilde İtalya da kraliyet evinin rengi maviyi kullanmakta.
Yani buradan anlayacağımız bu Avrupalılar geçmişlerini hala kucaklıyorlar. Kraliyetlerine sahip çıkıyorlar... Çıksınlar bakalım, biz de çekeriz emaneti, ...... kraliyeti.
Üç Taş Has Baş Yarar
Mauritus'tan yeni döndüm, yanımda jet lag da getirdim. Biraz garip cevaplayacağım.
Öncelikle geçmiş tecrübelerimden örnek vereyim. Bir tanesi tam bebeklerde bıngıldak tabir edilen yerin hemen altında diğeri de tam alnımın çatısının ortasında iki tane taş izim var. Sağolsunlar mahalle arkadaşlarımız dünyaya taşı 45 dereceyle en uzağa atma bilgisiyle geldikleri için ne kadar kaçsam da bu taşlardan kurtulamadım. Tabi bunların hepsi küçükken, daha iki basamaklı sayılara erişmeden kazandığımız izlerdi. Demek istediğim küçükten başlıyor bunlar. Çocuklar daha fizik 101 almadan sin cos hesabı yapıp 45'le attıklarına göre bir süre sonra gavurların "collateral damage" dedikleri kavramı da keşfediyorlar. Böylece bir atışta maksimum zararı vermek için daha çok taş atmak gerektiğini anlıyorlar. Peki kaç taş atmalılar bir seferde? Çift sayılar olmaz. Zira adamımız taşların arasında durarak bunu engelleyebilir. Yani havada giden 4 taş pek etkili bir görüntü oluşturmuyor. 5 tane taş da ele sığmaz o yüzden 3 tane atıyorlar. Mahşerin Üç Taşlısı'nı oynuyorlar. Tabi üç tane olacak diye bir kural yok, stil meselesi bu. Amerikan yanlıları 50 tane çakıl atarken bizim milliyetçiler 3 sayısında ısrarcı. Zira istikbal göklerdedir ve havada süzülüp tanrının gazabı şeklinde kafaya yapışan üç taştan daha etkili bir sembol olamaz.
Not: Bir arkadaşımın abilerinin taş savaşı zamanı bebek arabasındaki kardeşlerinin arkasına saklandığını biliyor muydunuz?
Haziran 13, 2006
Dolunay
Amerikalı bir pörüfösör (ya bir itirafta bulunayım, doğrusunu yazamıyorum diye hep böyle toptan yanlış yazıyorum) Doğu felsefesini öğrenmek için yola koyulur. Japonya'ya çok ünlü bir Zen Ustasını görmeye gider. Usta onu büyük bir saygıyla karşılar. Biraz konuşurlar, sonra Zen Ustası çay teklif eder. Amerikalı "alayım" der. Usta çay doldurmaya başlar, bu sırada hala onunla konuşmaktadır. Bardak dolar, bardak taşmaya yaklaşır, Amerikalı durdurmak ister ama bir şey diyemez... En sonunda bardak taşar Amerikalının pantolonuna çay dökülür. Buna rağmen bardağı doldurmaya devam eden Ustaya sinirlenen prof bağırarak "görmüyor musunuz? O bardak dolu, daha fazla bir şey koyamazsınız ona" der. Usta da ona "asıl siz görmüyor musunuz, buraya dolu gelmişken ben sana nasıl bir şeyler öğretebilirim ki?"
Dolunay neden doludur? Dolunay ay'ın en çok enerjiye sahip olduğu, insanları en çok etkileyen evresidir. Dolunay doludur çünkü boşalmak ister!
Haziran 11, 2006
Yaz - Kış, Kadayıf - Pişmaniye
Öncelikle yazın yazı, kışın kışı, baharlarda da baharları yaşamayı seven bir dört mevsim çocuğu olarak hiç "ay aman sıcaklar bunalttı beni kışı istiyorum, başlarım şu kara yaz gelsin, yahu bu bahar ne biçim aymış gönül yaylarım gevşiyor" tarzı cümleler kurmadım. Çevremde de pek kimse yok böyle konuşan. Ama bir geyiktir dönüyor hakikaten. Yazın "kış gelsin artık, terden yapış yapış oldum, rahatlıkla bir halvet olamıyoruz" kışın da "lan bu ne soğuk, bokum dondu vallahi" tarzı cümleleri duymak mümkün. Ama aynı insandan pek duymuyorum bunu. Bence insanların bazısı yazı seviyor, bazısı kışı. Yazı sevenler kışın konuşuyor, kışı sevenler yazın konuşuyor. Aklımızda sadece genel olarak sözler kaldığıyor bence. Bu yüzden tam ayrımına varamıyoruz bunun. Yani aslında yok öyle bir şey. Tam anlatamadım çünkü çok sıcak şu an, keşke kış olsaydı. O zaman tamamlarım bunu...
Chuck Norris konusuna gelince... Chuck Norris'in bilimum yerindeki kıllar kadayıftan pişmaniyeye döndüğünden beri onun yerini başka bir sarışın olan Kiefer Sutherland aldı. Sutherland'den sonra onun tahtına Matt Damon'ın oturacağı söylentileri var bu arada.
Kör

Cevap: Her kör satıcının kör bir alıcısı vardır.
Bencil
Öncelikle bencil olmakla egoist olmak arasında bir fark yok sözlüklere göre. Biri Türkçe diğeri ise sonradan Türkçe'ye girmiş eşanlamlısı. Ama zaten daha önce de dediğim gibi farklı anlamlar yüklersek bir ayrım yapabiliriz. Yalnız bu beni aşar, ben bir ayrım yapmayayım.
İnsanlar tarafından bencil ilan edilen çok kişi vardır. Eminim benim için de öyle düşünen arkadaşlarım mevcuttur.
İnsanın yapıcı vermeye değil de almaya daha müsaitmiş gibi geliyor. Gerçi bunu tüm canlılar için söyleyebiliriz. Canlının önceliği kendisidir. Amacı yaşamını devam ettirmek, vadesi dolacağı zamana kadar da genlerini bir sonraki kuşağa aktarmış olmaktır. Elbet insanın varlığının devamı genlerle olacak diye bir şey yoktur. Düşünsel anlamda da varlığını devam ettiren insanlar var. Misal kim Beethoven'ın öldüğünü söyleyebilir ki? "Ben"in çok önemli olduğunu, yok sayılmaması gerektiği bilimsel olarak kanıtlanmış gerçektir (eheheh). Ben'den çıkıp biz olduğumuz anlarında da dünyayı güzelliklerin beklediğini söylemek zor. Bakın savaşlara, diktatörlere... Hangisi "kendim için istiyorum" demiş ki? Hepsinin dilinde "biz" var. Yani pek de öyle ahım şahım bir şey değil bir olmamak, çok olmak...
Şimdi biraz daha küçültelim bakış açımızı. Bu bencillik ve kendimizi umursama konusunda en büyük problemlerden biri "değer" bence. Karşımızdakine verdiğimiz değer ve onun beklentileri arasında doğrusal bir bağlantı varsa ortada bir problem yok. (Elbette yüksek beklentilerde bu ilişki sapma gösterecektir doğrusallıktan.) Ne kadar ekmek o kadar köfte... Ancak gün gelir de verdiğimiz "değer"i yeniden gözden geçirince beklentileri karşılamak konusunda da kendimizi ister istemez modifiye etmek durumunda kalıyor ve normal şartlardan sapıp Le Chatalier prensibi devreye girince denge sağlanana kadar biraz dalgalı geçebiliyor zaman. Eğer yeniden denge kurulabilirse ne ala, yok kurulamazsa tepkime kendini yok eder, ortada bencil damgasını yemiş biriyle "hayat çok boktan ya, öküz oldu ortaklık bozuldu herhalde" diyen iki kişi kalır sadece...
Kediler ve Triton
(Tabi buradaki hocam'dan beter pan kişisinin bir Ankaralı olduğu çok açık :)
Bir şeyin rağbet görmesini istiyorsanız onu yasaklayın efendim. Zamanında önce bir elmayla başlayan yasaklar silsilesi sonra 10 tane olmuş, akabinde Hamurabi yasaklara uymayanları "bu dünyada cezalarını ödemeleri için bir ön-ödeme sistemi geliştirmiş. Sonra zaten mülkiyet de iyice yerleşmiş, devletin amacı kişisel mülkü korumak olmuş... Tabi bunlar laf salatası, konuya geliyorum.
Bildiğiniz üzere kediler pek öyle sevilen hayvanlar değiller. Şeytan'ın hayvanı Keçi olmasına rağmen Şeytan'la daha çok özdeşleştirilmiş olan hayvan malumunuz kediler. Tabi bunlar hep hıristiyanlığın getirdiği şeyler. Eskiden (misal Eski Mısır'da) kediler kutsal hayvan olarak saygı ve değer görüyormuş, sonra Nasıralı biri düm dünyayı değiştirince kediler de bundan nasiplerini almışlar. (Bu noktada bir parantez açıp Mısırlıların kedilere yaklaşımlarının tamamen "duygusal olduğunu eklemeliyim. Zira bir tarım toplumu olan Mısır hiçbir şeyden çekmemiştir kemirgenlerden. Racumin'in de bulunmasına çok olduğu için fare avı işini kediler yapıyormuş. Oldukça da verimlilermiş)
Şimdi kedilerin doğuştan suçlu olduklarını biliyoruz. Onlar Şeytan'ın yardımcıları. Elbette bir naneyle dünyaya gelecekler onlar. Onların birleşme yaşarken ki problemleri enteresan. Öncelikle önsevişmeye en çok ihtiyacı olan hayvan türü onlar. Bu yüzden insandan sonra sevişmek için çabalaması gereken hayvanlar listesinde bir numaraya yerleşiyorlar. İki taraf istediği zaman bile kolay olmuyor bu çünkü dişi kedinin gerçekten kızmış olması gerekiyor ki hedef açığa çıksın ve yumurta vurulabilsin. Yani anlayacağınız bu kediler biraz sadist. Tabi madem Çizmeli Kedi var niye Kamçılı Kedi olmasın değil mi? Ancak malesef kediler kamçı, kelepçe vs kullanamıyorlar. O yüzden Allah erkek kedilerin silahlarına bir modifikasyon yapmış. Erkeklik organlarının çevresi sert kıllarla kaplı ve bu kıllar çıkış istikametinin tersi yönünde ilerliyor. Yani maksimum sürtünme ve batma, acı verme söz konusu.
Şimdi de Triton'dan bahsedelim. Triton Poseidon'un türkücü çocuğudur. Denizkabuğundan yapılma bir çalgısı vardır. (Bu arada Poseidon'un yabasının hıristiyanlık tarafından nasıl Şeytan'ın simgelerinden biri haline getirildiğini hatırlayalım) Rock müzikteki (metal daha iyi aslında) wah efektleri triton denen zımbırtıyı çok kullanır. Triton 4 tam aralıktan oluşan sestir en kaba tabiriyle. (misal fa-si) İşte bakın ne yapmış adamlar. Kedilerin çıkardığı histerik tritonları kendi şarkılarında kullanmışlar. Millet de peynir ekmek gibi tüketmiş bunları. Pagan inançlarını kendi keyfiyetlerince kötülemişler. Şeytan aralığı demişler, kediler cadıdır demişler, demişler de demişler... Nabalım, ağzı olan konuşuyor. Benim gibi klavyesi olanın yazdığı gibi...
Haziran 01, 2006
El Çapkınlık Korelasyonu
Erkekler sadece kadınlarla değil kendileriyle de uğraşmak zorundalar soylarının devamı için. Rekabet filan bunlar hayatın gerçekleri...
O yüzden uzun boylu ve burunlu, büyük el ve ayaklı erkekler bir dedikodu çıkarmışlardır. Tek eliyle basketabol topunu tutabilen erkekler, leylek burunlu erkekler, 2 metrenin üstünde boyu olanlarlar, 50 numara ayakkabı giyen erkeklerin "şeyleri" büyük olurmuş. İşte Liszt de eli büyük olanlardan olduğu için bunu kullanıyormuş. Zaten çapkınlığa yakın altyapısı büyük ellerle perçinlenmiş...
Tabi aslında böyle bir şey yok. Yapılan bilimsel araştırmalar bunun bir uydurma olduğunu kanıtlamış. Allah vergisi bu şey paket program halinde gelmiyor. Yani allah sizi uzun boylu yaparken uzun pipili de yapmıyor. Tamamen rastgele dağıtılıyor. Zaten diğer türlü olsaydı herkes en az 2 metre olur, boyların standart sapması sıfıra yakınsardı zira kadınlar o erkekleri seçerdi değil mi? (Tabi siz modern insanlar bunu kabul etmeyeceksiniz ama gel de bunu taş devri kadınına anlat)
Neyse yani böyle bir şey yok diye bastıra bastıra söylemek istiyorum ve bunun benim 1.63 boyunda, 37 numara ayakkabı giyen, hentbol topunu tutmakta zorlanan ve Voldemort gibi burunsuz biri olmamla bir alakası yok.
Mayıs 25, 2006
Iti an comagi hazirla
Birazcik atasozlerimizi inceleyelim.
Bir elin nesi var iki elin sesi var.
Kurda sormuslar 'neden ensen kalin?' 'Yalniz calisirim da ondan' demis.
Bekarlik sultanliktir.
Evlilikte keramet vardir.
Sakla samani gelir zamani.
Kefenin cebi yok.
Damlaya damlaya gol olur.
Tasima suyuyla degirmen donmez.
Yani goruldugu uzere atasozlerimiz tam 'duruma gore' soylenen seyler. Bir durum sonucunda atasozunu hatirlayip 'aa bak buna benzedi' filan diyebiliriz. O yuzden gordugumuz kisiye gore uygun atasozunu belirtebiliriz.
Tabi son bir haftadir sadece rastlayip hic konusmadigin bir insan olarak ben burada kendi acimdan dogru cevabi biliyorum. (bknz: baslik)
Rutkay Aziz konusuna gelince o adam Macar asilli oldugu icin once soyadini sonra adini yazmis zamaninda oyunculuk secmelerinde. Akabinde oyle de kalmis, yapismis, bir daha da cikaramamistir. Kizi hakkinda bir sey diyemiyorum cunku tanimiyorum. Belki o da 'Rutkay Doga ile Ozgur Willy' filminde oynatilma tehlikesi yuzunden degistirmistir adini.
Mayıs 20, 2006
Hokkabazlık
- Mete lan, şimdi bu topları biz çapraz atıyoruz ve bunlar birbirlerine çarpıyorlar ya
- Eee
- Diyorum ki bunları düz atsak
- Lan olur mu öyle şey, gerizekalı
- Ya evet haklısın, saçmaladım, pardon
Sonra kalbim kırılması diye bir denedik, ne görelim, böyle atmamız gerekiyormuş.
Sonra Adana'ya döndüğümüz de Mete'ye bir arkadaşı bir juggling seti getirmişti. İçinde toptan başka diabolo da vardı. Tabi cahil gençleriz, diaboloyu ne yapacağımızı bilmiyoruz, ipin üstünde bir türlü denge de tutamıyoruz. Biraz daha sıkı olması lazım ki ipin üstünde dursun... Sonra bu bozuk diye karara vardık. İstanbul'a dönüp internetten baktığımız zaman ise diabolonun dönmesi gerektiğini öğrendik. O dönecek ki ataleti artsın (inertia'nın türkçesi bu muydu ya?)
Yani demek istediğim çok büyük salaklıklar yapmış, kimsenin bize öğretmemiş olmasına rağmen (çünkü etrafta kimse yok bu işten anlayan) el yordamıyla bu işleri öğrendik.
( ya şimdi saçmalayacağım ama ya nedir bu hâl, sürekli el yordamıyla, deneye deneye öğrenmek hayatın bir çok aşamasında?)
İstanbul'a döndükten sonra ben tabi gevşedim biraz. Ama Mete durmadı, çok da iyi etti... Ve en sonunda 99 dereceden 100'e geçmemizi sağlayan hareketi yani "Mills' Mess"i öğrendi. O günü unutamam. Sabah Matrix dersi için Hisar'dayken Mete heyecanlı heyecanlı gelip bize gösterdi. Diğer hareketleri de yapabileceğimizi kanıtladı bize. Ondan sonra zaten ipin ucu kaçtı...
Okulda perşembe günleri çimlerde takılmaya başladık. Bir çok insana top çevirmesini, kendisine irmik ve balondan nasıl top yapacağını öğrettik. Poi yapımına da el attı bizimkiler. Kendin yap, hep beraber oynayalım felsefesindeydik. Kulup kuralım geyikleri çıktı ama kabul etmedik, hokkabazlık anarşist bir eylem :) Bir mail grubu da kurduk. Yahoogroups!'ta "yavşaklar" adı altında. Yaratıcılık ve Şaklabanlık grubu. Başlangıçta sadece bizim okuldan insanlar vardı, şu anda ise Galatasaray Üniversitesi'nden de hokkabazlar da var...
Şimdi gelelim bir insan niye bunu yapar. Sebep? sorusunun cevabına.
Öncelikle bu işi yapmak sebebin kendisi. Bu yüzden daha önemli bir sebep yoktur. Ama bir kaç şey daha sayalım.
Bir kere çok eğlenceli. Ayrıca sosyal bir etkinlik. Ama en önemli ikinci sebep hokkabazlıkla bedeninize hükmetmeyi veya kullandığınız alete göre ona boyun eğmeyi öğreniyorsunuz. Poi veya staff çevirirken onları istediği şekilde davranmazsanız hiçbir şey yapmamazsınız. Önemli olan onlar dönerken o enerjiyi yönlendirebilmek. Top çevirirken ise daha özgürsünüz ama.
Bedene hakimiyet elbette ruh ile oluyor. Doğal olarak da bir ruh-beden koordinasyonu da sağlanıyor hokkabazlık yaparken.
Mayıs 14, 2006
Kelebekler Vadisi'nde Sıkılır Mıyız?
Sıkılıp sıkılmama konusuna gelince ise valla ben kelebeklerde oldukça sıkılıyorum. Yani oraya gidenlerle yıldızım pek barışmadı. Dışa dönük içe kapanık bir insan olmamın etkisi var sanırım ya da eğlenmeyi pek bilmeyen bir insanım...
Kaybolan Sanat Eserleri
Mesela van Gogh'un bilmem ne tablosu bulunmuş diye haberler çıkıyor. Aslında tablo zaten senelerdir bir yerde duruyor ancak ressamının kim olduğu bilinmiyor. Sonra bir tesadüf eseri biri görüyor ve bunun önemli bir ressamın olacağını düşünerek (daha doğrusu umarak) tabloyu uzmanlara götürüyor. Samanlıktan 10 liraya alıncak tablo van Gogh'un olduğuna karar verildikten sonra ise paha biçilemiyor.
Ne kadar eserin kaybolduğuyla ilgili bir veri bulmak, bir hesap yapmak oldukça zor. O yüzden kaçta kaçının bulunduğuyla ilgili... Kayıt altına alınmasıyla her şeyin bunların kaybolma riskleri azalmış durumda. Ama imkansız diye bir şey yoktur. Mesela bir gün gelecek yayınlamadığım ama bilgisayarımda kayıtlı şeyler bulunacak filan. (Douglas Adams'da olmuştu böyle bir şey.)
Ama artık çok geç olmuş olacak :p
Mayıs 10, 2006
Kaybolan Sanat Eserleri I-II
Max yaşadığı kasabanın postacısı olmakla övünürdü. Düşensenize o olmasa mektuplar yerlerine ulaşamayacak ve iletişimsizlik yüzünden kasabanın dışarıyla ilişkisi bozulacak, belki devlet gelir yol yapar ya da binlerce göçmen alır. Ancak Max yaşıyor ve mektuplar yerine ulaştıkça böyle sorunların çıkması uzak bir ihtimal. Max'in yaşadığı yerde erkek sayısı az, çoğu savaşa gitti, pek azı geri döndü. Doğuştan çürük olduğu için postacının gitmesine gerek yoktu. Besleyecek ya da yaralanırsa tedavi edecek bir can için oldukça değersizdi. Topal Max bir kişinin 2 saatte dağıtabileceği postayı 7 saatte dağıtır böylece işini yaparken sıkılmazdı. İş zamanı günde 5 saat boş vakit bir Alman için oldukça zorlayıcı olabilir tabi...
Frederik yaşadığı kasabanın kasabı olmakla övünürdü. Düşünsenize o olmasa hayvanların kesimi yapılamayacak ve kasabanın çocukları gerekli proteinleri alamayacakları için hastalıklı böyüyecekler. Ancak Fred yaşıyor ve etler kesiliyor düzgün bir şekilde. Fred'in yaşadığı yerde erkek sayısı az, çoğu savaşa gitti, pek azı geri döndü. Çürük olduğu için kasabın gitmesine gerek yoktu. Besleyecek ya da yaralanırsa tedavi edecek bir can için oldukça değersizdi. Tek kollu doğan Max bir kişinin 7 saatte kesebileceği eti 2 saatte keser ve böylece işini çabuk bitirir karısının kollarına atardı kendisini.
Fred'in karısı bir İtalyan. Herhalde bazen kollarına atlayın erkeğin de kol'lar'ı olması gerektiğini düşündüğü için Postacı'yla yatıyor. Bir ayaktan feda ediyor ama olsun. Manina kör. Doğuştan. Postacı'yla ilişkileri ise kör topal ilerliyor.
Ludwig bir müzisyen. Onun özrü doğuştan değil. Kimisine göre küçükken babasından yediği dayaklar yüzünden, kimine göre ise kendiliğinden sağır olmuş.
Kendini çok kaybediyor. Hakim olamıyor notalara olduğu kadar... Ayrıca çok içiyor. Kör kütük sarhoş oluyor ve bir gün Manina'yla karşılaşıyor...
II
Ludwig Manina'yi gorur gormez vuruluyor. Herkese ayni numarayi ceken muzisyen kizi ' gel sana bir sonat yazayim' diye avliyor. Saf, gozu acilmamis Manina ise Ludwig'in bu oltasina geliyor ve bir gun Manina'nin annesi pazara gittiginde bunlar samanlikta isi pisiriyorlar. Ludwig ise halinden memnun olarak ona temize cekmeye usendigi (cekse ne olur cekmese ne olur degil mi? ) bes-on sayfalik notalari veriyor.
Ama ustune adini yazmiyor ne olur ne olmaz diye Ludwig. Bilse aslinda bu yaptigi (ya da yapmadigi) sey icin onlarca insan kafa yoracak hatta bununla ilgili uydurma bir hikayeyi utanmaz bir sekilde yazacak... Sanirim yapmazdi.
Manina'ya kaldigimiz yerden devam edelim. Duygusal bir firtana yasamasini beklerken o sanki hicbir sey olmamis gibi samanliktan cikip evine yol aliyor. O sirada biri Manina'ya yaklasiyor. Tahmin edebileceginiz gibi bu bisikletli kisi Max. Max ile Manina biraz konusuyorlar ve ertesi gun icin sozlesiyorlar.
Bu arada unuttugumuz kasabimiz ise kendi halinde islerini bitirmis ve calgici arkadasi Johann ile derin bir muhabbete dalmistir. Fred her ne kadar kan kokan bir adam olsa da sanattan, sanatcidan anlayan onlara deger veren bir insandir. O yuzden zaten Johann krallar gibi yasarken Ludwig ekmegini tastan cikariyor. Zaten zamaninda Ludwig Johann'a demisti ' Bizim yildizimiz barismaz sen kasabin muzisyenisin oysa ben kendimin.' Lafi uzatmayalim ve aralarindaki diyalogu aktaralim:
- Demek havadan sudan eserler vermemi istemiyorsun.
- Aynen
- Ama, ama...
- Ben senin insanlari tocatlayici eserler verebilmeni isterdim.
- Ama sayin Kasabim siz nasil istiyorsaniz ben zaten oyle yapiyorum. Her hafta sizin icin ozel bir
eser sunuyorum. Komsu kasabalar arasinda en uretken muzisyene sahip kasap sizsiniz.
- Yahu Johanncigim ben senin kendi icinden gelen seyleri yapmani istiyorum. Ama en ufak bir yol gosterisimi sen bir emir olarak algilayip ona gore davraniyorsun. Dolayisiyla kendimle bir celiski icine sokuyorsun. Sana ' benim istedigim gibi muzik yapma' diyemem ki, paradoks icine cekiyorsun beni...
- Peki efendim dediklerinize uygun bir seyler yapmak istiyorum ancak lutfen begenmediklerinizi alip yagli kagit olarak kullanmayiniz.
- Johann Sebastian bah bana biraz, senin dilin cok uzadi. Amazonla yarisir hale geldin muzisyen parcasi!
- Efendim ama siz de hic yardimci olmuyorsunuz
- Sus la! Bak senin yerine baskasini alirim. Ulan saatci getirseydim Isvicre'den benim icin daha hayirli olurdu. Zaten ben senin bir sanatci olduguna inanmiyorum ya, neyse...
- Tamam efendim, elimden geleni yapacagim ve size her hafta iki tane orijinal eser sunacagim
- Iyi edersin!
Johann pilini pirtini toplayip oradan uzaklasirken Fred Ludwig'e rastlar...
- Ooo kimler gelmis kasabamiza, bu serefi neye borcluyuz Efendim?
- (karina)
- Efendim?
- Uzun yuruyusler benim icin cok iyi, dagda bayirda, Almanya'nin ve Avrupa'nin merkezinde dolasmak zihnimi aciyor. Hem buralarda fazla durmayacagim, Viyana'dan cagirdilar beni, ben de son demlerimi yasiyorum vatanimda Sayin Kasap.
- Ne guzel ne guzel... Tabi vatan hasreti zor gelecektir ilerde bir gun. Eger donmeyi dusunurseniz sizi kasabamizin mizakasinin basinda gormek bizim icin buyuk bir sereftir!
- Teklifiniz icin tesekkur ederim ama sanirim gerkcekte beni taniyor musunuz? Tanisaydiniz sizin kan kokan paranizin bana bir sey ifade etmeyecegini de biliyor olurdunuz. Ben kendi basima yazarim, kendim icin yazarim...
- Ne guzel ne guzel... Ben de tam boyle birisini ariyordum.
- Efendim?
- Pardon, yuksek sesle tekrarlayayim, unutmusum iyi duyamadiginizi. Ben de sizin gibi bir insani ariyorum.
- Arayin tabi. Arayin... Ozur diliyorum son otobusu yakalamam gerekiyor. Size ve konusan fabrikaniz Johann'a en derin sevgilerimi iletirim...
Mayıs 06, 2006
Nudist
Efenim nudist İngilizceden dilimize geçmiş, geçmekte olan bir kelime. O sebeple çıplakçı demek ne kadar doğru bilmiyorum.
İngilizce kısmını bırakıp Türkçe'ye çıplakçı diye çevirsek bile bu onun anlamının "çıplaklara bakmayı seven kişi" olduğunu göstermez. Basit bir örnek verirsek "kaleci" kale yapan, ya da kale satan kişi anlamına değil onu koruyan (ya da Hayrettin Demirbaş örneğinde olduğu üzere onun önünde duran) kişi anlamına gelmektedir.
Adama niye bakmadığıma gelince onu buraya yazmak çoook uzun sürer. O kadar yerim yok malesef ;-)
Karakutu
Şöyle yanıtlayalım kara kutu malzemesinden yapılmış bir asansör olsun. O yere çakılınca ölür müyüz? Ölürüz çünkü etki eşittir tepki... Niitun mekaniği...
Yalnız ilginç bir bilgi vereyim (benim için tabi) bu kara kutu dediğimiz şeyler aslında siyah değil. İlk duyduğumda aldatılmış hissetmiştim kendimi...
Mayıs 03, 2006
Almanca Merakı
Güneydeki ismini bilmediğin oyuncaklar ise top, diabolo, staff ve poi. Uzakta durmaya gerek yok. Giriş parası olarak 100 yuro verdikten sonra bizle takılabilirsin :))
Altıncı His
Jove Hanım sormuşlar altıncı his var mıdır diye… Dersen olur. Bu kadar basit aslında. Beş duyuya inanıyoruz da altıncısına niye inanmayalım. Ben olsam diğerlerini sorgulardım. Hepsi elektrik sinyalleri olarak beynimize gelip orada işlenen şeyler…
Altıncı his diye bir film vardı bi de Burus Vils'in oynadığı… (filmi izlemeyenler okumasın) Onunla ilgili bir spoil hikayesi var. Biri daha önce filmi izlemis iki kişi film hakkında konuşurken bir yerde "ya Bruce Willis da ölüyor filmde" deyince diğeri "yaa niye filmin sonunu" diye hayıflanmış. Bizim adam ise "yok yahu filmin sonunda değil başında ölüyor" diyerek gönlümde taht kurmuştu…
Caiz olup olmadığına şu örnekten yola çıkıp cevap vermeye çalışayım. Saatlerin ileri alındığı gün 1.30'da bir adamı öldürürseniz ve yakalanırsanız ceza alır mısınız?