Aralık 10, 2006

Ölüm

Sartre kardeşimiz sormuş, teşekkür ederim.


Sartre: Yakında öleceğini bildiğimiz biri için hem yakında öleceği için hem de öldükten sonra öldüğü için ve bunun yanında da bu konuda bir şey yapmayı başaramadığımız için üzülmek ne kadar mantıklıdır?

Sartre: Ya da ölüme mantıkla yaklaşabilir miyiz? Yoksa, ölüm de aşk gibi mantık dışı bir tuzak mıdır?

Sartre: Bu bağlamda askerlik, ölüm ve aşk arasında bir bağlantı kurmak bizi yeterince eğlendirebilir mi? Gülmenin hafifliği ölümün ağırlığını bastırabilir mi?

Sartre: Son olarak: Ölüm sonrası helva yememiz hazımsızlığımıza dünyevi bir çözüm aramamızdan mıdır?

Her soruya bir sıra numarası vereyim ve 1. soruyla başlayayım.

1.
Üzülmek kesinlikle mantıksız değildir, çünkü ölümün mantıkla bir ilgisi yoktur. Eğer zaten yapabileceğimiz bir şey olsaydı ve bunu yapmayıp birisini ölüme yollaydıysak hissedeceğimiz en insani duygu pişmanlık olurdu. Ölen birisinin ardından pişmanlık duymadığımız sürece üzülmek en normal en sağlıklı tepkidir. Üzülmek veya üzülmemek zaten kontrol altında tutabildiğimiz bir şey değil. Giden kişinin arkasından seviniyorsanız vardır bir şey...
2.
Ölümün tuzak olmadığını bilen canlıların hepsinin soyu tükenmiş durumda. (eğer olmuş olsa bile) Hepimiz biliyoruz bir gün öleceğimizi. Mutlak gerçektir. Bundan daha ciddi bir şey yoktur. Hayata sıkı sıkıya sarılmamızın, bu dünyaya çivi çakmaya çalışmamızın sebebidir bir gün öleceğimizi bilmenin getirdiği yük. Aşk'la ölüm arasında kurabildiğim tek bağlantı ikisinin de körlüğü yol açması biri kalıcı biri geçici. Tabi ölümün nasıl bir duygu olduğunu bilmemizin bir yolu yok, başka ortak noktalar da olabilir ama aşk bitince de hayat bitince de huzur içinde olmayı hak etmeyen kimse yoktur bu dünyada.
3.
Ölümün ağırlığını hiçbir şey hafifletemez. Kimse onunla baş edemez. Biraz geciktirmek mümkün ama kesin sonuçtan kaçış kesinlikle yoktur. Unutmak işe yarayabilir ama geçici olacak tabi, her zaman ölüm ensemize soğuk soğuk üflemeye devam edecektir.
4.
Helva yapılır hemen kolayca, anında, şeker var içinde, glikoz, temek besin kaynağımız. Yaşamımızı sürdürmeye devam ediyoruz.

Kasım 26, 2006

Hugo'nun da Tolga Abi'nin de

pınar: ?


“?” Victor Hugo’nun yayıncısına yolladığı mektuptur. Victor Hugo, sadece soru işaretinden oluşan bu mektubunda Sefiller’in satış durumunun nasıl gittiğini sormak istemiştir. Victor Hugo’nun yayıncısı mektubun anlamını şıp diye çözmüş, “vallahi çok süper gidiyor Victor, eline sağlık” anlamına gelen “!” şeklindeki cevabını yollamıştır. Bu iki mektup, dünyanın en kısa mektupları olarak tarihe geçmiştir.

Kitaplarda yazan tarih böyledir evet. Ama işin aslı pek öyle değildir. Victor Hugo’nun yayıncısı gelen mektuba çok bozulmuş, koskoca edebiyatçının mektubunda iki kelime yazmayıp sadece soru işareti yollamasını kendisine yedirememiştir. Yıllar süren dostluk, Victor Hugo’nun mektubu yüzünden bozulmuş ama Victor Hugo’nun yayıncısı ağzını bozmamıştır. İçinden geçenleri cevabına yansıtmamış, sadece sonundaki ünlem işaretini Victor Hugo’ya yollamıştır. Verilen cevap “Satışlar çok iyi gidiyor!” anlamına değil “Al bunu alamaz mısın? Sen ne biçim delikanlısın!” anlamına gelmektedir.

Artizm

pınar: soru 1: artis nedir/kimdir? 2: artiz nedir/kimdir? 3: bu ikisi arasındaki fark nedir? 4: bu site neden benim sorularıma cevap vermiyor?


Cevap 1: Artis; taksim bostancı dolmuşlarının kalktığı yerde, iki dolmuş sırasının arasına girip, “Ziverbey’den!”, “Sahilden!” şeklinde bağıran, bir yandan da sigara içip, ilginç el kol hareketleri yapan insanlara denir. Bununla beraber, yurdumuzun çeşitli bölgelerinde, mahalle maçlarında bileklerine fazlasıyla hâkim olmanın verdiği güvenle şahsi oynayan kişilere de artis denir. Kavgada söylenmez, bloglarda bir ihtimal.

Cevap 2: Artiz; içtimaya güneş gözlüğüyle katılan, işi gücü zevzeklik olan tiplere verilen addır. Ayrıca, Demet Akbağ ile Yasemin Yalçın’ın tek yumurta ikizlerini oynadığı “Artiz Mektebi” isimli tiyatro oyununda da kullanılmış bir kelimedir. Bunların dışında ilköğretim çağındaki sıpaların “hişt artiz!...sana demedim tipsiz!” şeklinde yaptıkları gereksizliğin mezesidir.

Cevap 3: Bu ikisi arasındaki fark yaklaşık 22 milimetredir. İhmal edilebilir bir farktır. Gözde çok büyütmemek gerekir.

Cevap 4: Sitenin soruya cevap vermemesi gayet olağan bir durumdur. Haber değeri taşıyan şey, sitenin sorulara cevap vermesidir. Site insan mıdır yahu soruya cevap versin. Hâşâ! Sorulara geç cevap verilmesi, sitedeki üşengeçler yüzündendir.

Kasım 21, 2006

Benzeri Yerler

koray: hep size sorulacak degil ya; bazen bize de soruluyor ama yetkili cevap mercii olarak sizi gordugumdendir ben de size sormak istiyorum bize istanbul'dan Tt_Adsl_Alcatel Dinamik_gay uzerinden baglanara gelen arkadasimizn sorusunu: "Okulda ve benzeri yerlerdeki hak ve sorumluluklarimiz nelerdir" denmis. Buyrun. (ben de kisisel olarak 'benzeri yerler' nedir onu merak ettim)


Efendim öncelikle böyle bir soru sorduğu için koray arkadaşımı, ağbimi, düğünümde göbek atacak kişiyi tebrik etmek isterim. yahu 1 aydır cevabını arıyorum harıl harıl bulamadım. Yani bulamamıştım. Akıllı okuyucular bulduğumu anlayacaklardır.

Okuldaki haklarımız iyi bir eğitim ve öğretim almak, tenefüslerde çişe gitmek, pazartesi ve cumaları istiklal marşını söylemekten ibarettir. Arkadaş da edinebilir hatta onlarla konuşabiliriz. Hocalarımızla dalga geçip geçemeyeceğimiz pek ayrıntılı belirtilmemiştir ama geçmemekte fayda var. Hocalarımız onlar, saygı göstermeliyiz.

Sorumluluklarımıza gelince; vatana millete hayırlı evlatlar gibi davranmalı, ev ödevlerimizi yapmalı, dersleri takip etmeli, etütlere (varsa) katılmalıyız. Ayrıca yapmamamız gereken sorumluluklarımız da vardır: kendimizden küçükleri dövmekten kaçınmalı, kız arkadaşlarımızı taciz etmemeli, erkek arkadaşlarımızı da elletmemeliyiz. Orası ilim yurdu, irfan yurdu. Perdeleri söküp hayaletçilik oynamalı, sigara içmemeli, alkol kullanmamalıyız. Küçüklere sevgiyle, büyüklere saygıyla yaklaşmalıyız. Kavga etmemeli, ağzımızdan kötü sözcükleri uzak tutmalıyız. Kopya çekmemeli, başkasının ödevininden kendi ödevimizi yapmamalıyız.


"Okul ve benzeri yerler" denmiş. Benzeri yerler her türlü eğitim ve öğretim yerini kastediyor. Hapishane ve askeriyeyi de sayabiliriz bunların arasında. Tabi ülkemizde cinsel eğitim yetersizliği söz konusu olduğundan bir çok insan cinselliği başka yerlerde hızlandırılmış kurslarla da öğreniyor (şimdi isim vermeyeyim), orasını da "benzeri yer" kapsamında değerlendirmek mümkündür.

Ekim 09, 2006

Sabah Şekerleri

Alx: rutubetlenmiş şekeri eski haline döndürmek mümkün müdür? Yoksa atalım mı?

Rutubetlenmiş şekeri eski haline döndürmek mümkündür. İstedikten sonra her şey mümkündür. Önemli olan niyettir.

Cevabı tam randımanlı verebilmek için öncelikle şekerin eski haline karar vermek gerek. Eski halinden kasıt rutubetsiz hali ise, işiniz çok kolay. Yok, eğer eski halinden kasıt pancar hali ise, işiniz daha da kolay. İkisinin de nasıl gerçekleştirilebileceğini en ince ayrıntılarıyla anlatacağım.

Rutubetlenmiş şekeri rutubetsiz haline döndürmek için birkaç yol mevcuttur. Genel olarak amaç, şekeri daha sonra ayrılabilecek şekilde, nemi çeken bir gıda maddesiyle karıştırmaktır. Bunlardan en uygunları ekmek ve pirinçtir. Serilmiş şekerin üstüne konulan ekmek dilimi şekerin nemini alır. Pirinç de şekerle karıştırılınca nemi gayet güzel toplar. Şekerle pirinci ayırma işlemi, uygun bir süzgeç veya çelik gibi sağlam sinirlere sahip bir vatandaş vasıtasıyla yapılabilir.

Rutubetlenmiş şekeri şeker pancarına çevirmenin yolları ise çok çok daha kolaydır. Bütün bu yolları, tam bu anda trt fm’den canlı olarak dinleyebilirsiniz.

Rutubetlenmiş şekeri atmanın kime ne faydası olur onu bilemem. Sert değil ki atınca can yaksın. Rutubetlenmiş şekeri atmayın, çocuklar şeker de yiyebilsinler.

Ekim 03, 2006

Ayşe'nin Çocukları (Soru)

buket: ayse`nin 3 cocugu var. yaslarinin carpimi 36, yaslarinin toplami ayse`nin kapi numarasi. ve son olarak en kucuk cocugu kizi. Cocuklarin yaslari kactir sizce evren beyim : )

diye sorulmuş.

Öncelikle "yanlış sorularınızı itinayla doğru yanıtlayan" sitemiz bu soruyu düzelterek cevaplamayı boynumuzun borcu olarak bilir.

Soru şöyle:

Ayşe: Benim üç çocuğum var ve bunların yaşlarının çarpımı 36 ediyor.
Ben: Güzel ama bu soruyu çözmeme yetmez.
Ayşe: Aynı zamanda yaşlarının toplamı bizim evin kapı numarasına eşit. Biliyorsun değil mi kaç olduğunu.
Ben: Evet biliyorum ama bu gene yeterli gelmedi.
Ayşe: Tamam o zaman, 3. ve son ipucunu veriyorum: En küçük çocuğum bir kız.
Ben: Hah, buldum şimdi!!!!

Soru: Ayşe'nin çocuklarının yaşları nedir?

Şimdilik sadece soruyu düzeltelim. Sonra cevaplarım eğer okuyuculardan biri bulamazsa.


İpucu: Buket'in sorduğu haliyle tartışmaya açık bir soru. İki soru arasındaki farkı düşünmek yardımcı olabilir.

"Kim?"lik

klipır love: (kayıt) kütüğüyle kafa kağıdı aynı şey midir? insanın kimliğini belirleyen nedir?

Kayıt kütüğü ile kafa kağıdı aynı şey değildir. Kayıt kütüğü, birçok kayıtın toplandığı bir kütüktür. Bu kayıtların nüfusla ilgili olmasına gerek yoktur. Kayıt edilebilir bilgiler olması yeterlidir. Nüfus kütüğü ise ailenin, eşin, dostun her türlü doğum, ölüm, evlenme, boşanma, çocuğu koyma türü eylemlerinin kaydedildiği kütüktür.

Kafa kağıdı, nüfus cüzdanıdır. Mavi ve pembe renkte olabilen; T.C. kimlik no, soyadı, adı, baba adı, ana adı, doğum yeri, doğum tarihi, medeni hali, dini, kan grubu, il, ilçesi mahalle-köy, cilt no, aile sıra no, sıra no, verildiği yer, veriliş nedeni, kayıt no, veriliş tarihi ve önceki soyadı haneleri olan; PVC kaplı; kimlik de denilen bir belgedir. Ehliyet alındığı zaman otoritesi sarsılır ama cüzdanın reisi hep kafa kağıdıdır.

Her ne kadar kafa kağıdına kimlik dense de, insanın kimliğini kafa kağıdı belirlemez. Kafa kağıdı, bir belgeden, formaliteden fazlası değildir.

İnsanın kimliğini belirleyen, genleri ve çevresidir. Anneden ve babadan gelen genler, mutasyonlarla çeşitlenerek insanın hammaddesini oluşturur. Geçen yıllar boyunca sosyal çevre bu hammaddeye şekil verir. Genlere yontulmamış taş, sosyal çevreye ise heykeltıraş gözüyle bakılabilir. Genler, taşın renk, sertlik, esneklik, kırılganlık gibi özelliklerini belirlerken; sosyal çevre, heykeltıraşın ustalığını, zevkini, elinin hafifliğini temsil eder.

Heykeltıraş ilk yıllarda sadece anne babadır. Bu durum, dolaylı olarak gebelik süresiyle de ilgilidir. Yanlışlıkla belgesel izleyenler bile görmüşlerdir: Yeni doğan bir canlının ilk derdi ayakları üzerinde durabilmektir. Bunu başarabilirse yaşama şansı olur. Kanguru yavruları doğduklarında parmak kadardırlar. Bu halleriyle bile annelerinin vücutlarından ayrılmadan kesenin girişine kadar tırmanırlar ve kendilerini içeri atarlar. Bu sırada anne kanguru yavrulara yardımcı olmaz, onları keseye sürüklemez ya da işlerini kolaylaştırmak için amuda kalkmaz. İnsan yavrusu böyle değildir. Güçsüzdür, bakıma muhtaçtır. Annesinden kopmamak için arada köprü bile kurmuştur. İnsanın gebelik süresinin kısalığı, doğan yavrunun ayakları üzerinde duramayacak, kendini besleyemeyecek kadar zayıf ve aciz olmasının sebebidir. İşte bu yüzden, insan, doğduğu andan itibaren ilgi görmeye, bir nevi yontulmaya başlar. Buna muhtaçtır. İlk yıllar bu yontma işleminin en çok olduğu, taşın ciddi anlamda şekil almaya başladığı zamanlardır. Genlerin anne babadan geldiği de hatırlanırsa, kimliğin aslında büyük ölçüde anne baba tarafından ortaya çıkarıldığı görülebilir. Ailesiz ya da aileden uzak büyümek, kimlik üzerinde ailenin etkisini azaltsa da asla bu etki yok sayılamaz.

Yıllar geçtikçe heykeltıraşa yeni kollar eklenir. Eş, dost, hısım, akraba, arkadaşlar, eğitimciler “insan” şeklindeki kollardır. Öte yandan, okunanlar, dinlenenler, izlenenler, tadılanlar, hissedilenler de yontma işlemine katkıda bulunan tecrübelerdir. Bu tecrübelerle, insan kendi kendini bazen cillop gibi yontarken bazen bunu beceremez.

Yontma işlemini kararında bırakmak gerekir. Fazla yontmamak heykeli ham bırakır, köşeleri sivri olur, çevresine batar. Yıllar geçtikçe yontmak zorlaştığından, belli bir süre sonra yontmaya çalışmak zor olur, acı verir. Gereğinden fazla yontmak ise heykeli zayıflatır. Ufak rüzgarlarda bile devrilebilecek hale getirir. Heykelin en iç kısımları sıvıdır. İnsanın değil en yakınına, çoğu zaman kendisine bile itiraf etmediği, edemediği en pis, aşağılık, hastalıklı düşünceleri bu sıvının içindedir. Sıvının dışarı sızmaya başlaması büyük tehlikedir. Bu tip bir çatlak kolay kolay kapatılamaz. Fazla yontmanın bir riski de budur.

İnsanın “kim”liğini, özünü aldığı anne babası ve ona şekil veren çevresi belirler. İnsanın “kim?” olduğu yıllar süren bir şekil verme işlemi sonucu ortaya çıkar ve bu sorunun sabit bir cevabı yoktur.

Ekim 01, 2006

Überseksüellik -ve kısmen trend dediğimiz şey- hakkında

"Bu yeni überseksüel diye bişi çıktı. Daha önce de kısaca değinmiştiniz. Biraz daha açıklayıcı bir cevap verebilir misiniz? Kimler Überseksüeldir? Überseksüel olmak için ne yapılmalıdır?"
diye sorulmuş...

Evvela sözcüğümüzün etimolojik kökenine bakalım... ama hiç gerek yok zira überseksüel gayet açık bir laf. Überseksüellik fenomeninin ortaya çıkışına baktığımızda "post-metroseksüalizm"e dikkat etmek gerekiyor. Bilindiği gibi ilk olarak "metroseksüel" denen bir takım adamlar, bu isimlendirme sayesinde kendi varoluşlarına görsel bir anlam kazandırma imkanı buldu. Ve hatta zamanla bu adamlar bir metroseksüalizm ideolojisi suretinde yüceltildiler. Ancak "piyasa ekonomisi herkesin mutluluğunu ister !" ve birilerinin metroseksüellik adı altında başkalarına nazaran fazla prim yapması, o başkalarını mutsuz ettiğinden piyasa ekonomisi tüm überkahramanlığını takınıp bu boynubüküklere "überseksüel"lik şerefini bahşetti.

Bu noktada Marian Salzman adlı trendspotter -hatta trendgoddess- The Future of Men adlı başyapıtıyla überseksüel kavramını yaratarak, metroseksüelliğin psikolojik gazabından bunalan bünyelere çare oldu. Ancak şunu da itiraf etmek gerekir ki "überseksüellik" aslında 5 gram akla sahip olan ve bu 5 gram aklını trendsetterlığa vakfetmiş herkesin uydurabileceği bir laf.
Peki ya kimdir überseksüel? (soruyla heyecanlı bir geçiş filan)

Überseksüellik kavramı ABD'de doğduğu için konuyla ilgili pek tuttuğum bu tanımı İngilizce vermekte (Urban dictionary'den namussuz bi intihal yapmakta) mahsur görmüyorum: "Ubersexual is a male who is similar to a metrosexual but displays the traditional manly qualities such as confidence, strength, and class - leaving no doubt as to his sexual orientation" (Bilhassa Türkçe'ye çevirmiyorum. Nitekim Türkçe'nin, trendleri algılatmamaktaki yetersizliği hepimizce malum) Meselenin özünde, metroseksüellikten gelenekçi ve klasik erkeğe doğru yaklaşan bir adam tanımlama isteği yatıyor. Bunda başlıca kaygı da muhtemelen meteroseksüelliğin içinde fazlaca yer alan "homoseksüellik şüphesi"ni bertaraf etmek.

Überseksüel'in gözümüzde canlanması için çabalayan Sayın Salzman'ın, geçtiğimiz ayarda Türkiye'ye gelip kendi elceğizleriyle "überseksüel" seçtiğini müjdelemek istiyorum. Kendisi Cem Boyner, Beyaz ve Rutkay Aziz'i de içeren bi Türk überseksüeller listesi yapmış. (Fakat listede Nihat Doğan yokmuş. Üzülmesin yakında onu da içeren yeni bir kavram ortaya atılır.)

Gelelim überseksüel olmak için ne yapmak gerektiğine... Hiçbir şey. Çünkü bir adam ya überseksüeldir ya da değildir. Değilse de üzülmesin çünkü yakında onun da "vay be tam da benden bahsediyor" diyeceği yeni bir kavram ortaya atılır. Kapitalizm, bu gibi mevzularda, müritlerini çaresiz bırakmayacak kadar bonkördür.

Eylül 27, 2006

Gerçeklik Duygusu

Searle: dış dünyanın gerçekliğinden emin olamadığımıza göre ne yapsak yeri midir?

diye sormuş...

Öncelikle çok teşekkür ediyorum, siz sormasaydınız ben yanıtlayacaktım. Şimdi bu gerçeklik dediğimiz şey.. Ehem.. Iıı, ben bu soruya evde bakayım, çok kolay bir yolu olmalı. (vakit kazanmak için yapılan öğretmen ayakları...) Neyse hep beraber düşünelim. Böleyim, parçalayayım özünden uzaklaştırıp öyle yanıtlayayım...

Öncelikle bırakın dış dünyayı, kendimizin gerçekliğinden bile şüphe etmemiz gerekiyor. Fransız bir yüzbaşı (ya da neyse artık, ben ona yüzbaşılığı yakıştırdım) buradan yola çıkıyor. Nereye vardığı çok önemli değil ama gerçeklikten, varlıktan emin olabilmemiz için bir şeye inanıyor olmamız gerekiyor. Daha önceleri on binlerce kez söylediğim gibi bilim dahi "gerçeklik" hakkında konuşmaz, onu felsefenin sınırları içinde bırakarak yoluna daha güvenilir ve emin adımlarla devam eder...

"Gerçeklik nedir?" sorusuna yanıtım yok benim, başkalarının varsa bile bu elbet bir yerde takılıp kalmaya mahkumdur. Felsefeciler bu konu hakkında düşünüyorlar(dı), naçizane fikrim ise anca düşünerek bu yolda ilerleyebileceğimizdir. Bunun sebebi "akıl"a verilen önemdir. Sonuçta akıl değil midir bize bir çok sorunun cevabını veren... Tabi ne de olsa başlangıç noktamız olan akıl yanında bir çok problem de getirmektedir. Ama salak değiliz, bunun farkındayız. Sonuçta yaptığımız olabildiğince gerçeğe yakın bir tanım yapmak. Zaten hapsolduğumuz bu üç boyut içinde oldukça ilerlediğimizi söyleyebilirim insanlık olarak. Ayrıca her zaman bir hata payı vardır ve bunun böyle olacağını Schrödinger'in Kedisi'nin sahibi ispatlamıştı. (evet çarpıttım, bilimsel bir gerçeği bağlamı dışında kullandım, özür dilerim) Ayrıca aklı kullanarak yapacağımız her açıklama da akıl konusunda bize yanlış bilgiler verme ihtimalini yüzde yüz taşıdığı için zaten ohohoho... Uğraş babam dur. (evet tekrar çarpıttım, matematiksel bir kanıtı Gödel'i mezarında ağlatacak kadar yanlış uyguladım, ikinci kez özür dilemek anlamsız)

Soruya geleyim bu kadar bik bikten sonra izninizle. Öncelikle emin olmamız gerekmiyor. Şöyle ya da böyle bir şeyler biliyoruz. Emin olma konusu zaten başlı başına bir problem. Yere bıraktığımız kalemin düşeceğinden emin olamayız. Deneyin görün... Kalem düşerse şanşlısınız demektir. Bunu ben değil fizik bilimi ve olasılık söylüyor. Yarın öbür gün tavana çarparsa da şaşırmayın sonra...

Geriye ne kaldı? Ne yapsak yeri mi? Değil malesef. Ahlak dediğimiz (kimilerine göre ahlaksızlık olan kavram) kavram burada devreye giriyor. Değişik ahlak görüşleri, anlayışları var elbette ama hepsinin temel noktası zorunlusu olmadığımız durumlardaki davranışlarımızı belirlemek. Mesela sorumluluk böyle bir şey. Sorumsuzluğun bir cezası yoktur çünkü sorumlu olmamız için genel geçer bir zorunluluk yoktur. Eğer sorumsuzluğumuz dolayı bir şey olursa cezalandırır bizi yargı. ( Nobel ödülü kazanan matematikçiler gibi, onlar da matematikte attığı adımlardan değil de bunların ekonomiye, fiziğe vs katkısı oldursa anca nobel ödülü alıyorlar - hem de kendi uğraşları adına değil uygulamanın olduğu dalların adına...)

Ne yapsak yeri değildir, olamaz zaten. Bilmemek de mazeret olamaz. 30'lu yıllarda Nazi Partisine üye olup 45'ten sonra "ya biz bilmiyorduk bu katliamların yapıldığını, öyle olsa destek vermezdik" demek okkalasından bir "hassiktir ordan"ı beraberinde getirir. Bu yüzden dikkatli ve solduyulu davranmak gerekiyor. Gerçeğin ne oldu bilme! Kim biliyor ki zaten???

Eylül 24, 2006

Uzay Zaman

basilicum: büyücüler, sihirbazlar ve cadılar nerede yaşar?

diye sormuş...

Öncelikle üzülerek söylemeliyim büyücü ve cadı diye bir şey gerçek dediğimiz o belirsiz kavram içinde yer bulamamış, henüz tanımlanamamış kavramlar. Ama sağolsun Engizisyon o kadar çok insanı işkenceden geçirip yaktı ki ortaçağ ve yeniçağda zaten olsalardı bile çoktan köklerine kibrit suyu dökülmüştü.

Büyücülük ve cadılık tüm Avrupa'yı kasıp kavuruyordu ancak nedense 1600'lü yılların başında aydınlanma hareketinin başladığı Hollanda'da son cadı yakıldı. Diğer ülkeler de bunu takip ettiler tabi dallama İngilizler 1830'a kadar devam etmişler. ( Yakıştıramadım onlara diyemem. )

Afrika'da Amerika'da büyücüler daha çok tıp ve din insanları olarak yaşamlarını sürdürüyor ve saygı görüyorlardı. Onların satrancında bizim Vezir, Avrupalıların Kraliçe dedikleri taş herhalde olsa olsa Büyücü olurdu...

Cadılara geri gelirsek onlarda cadı diye bir kavramın olduğunu sanmıyorum. Ünlü antropolog, yakın arkadaşım Jared Diamond'la yaptığımız muhabbetler sonucu öğrendim ki o uygarlıkların Şeytan pek işleri olmadığı için onun işbirlikçisi diye yaftalanan cadılar da kadro bulamamışlar ve bir cadılık müessesesi oluşmamış onlarda. Yukarı da belirttiğim gibi onlar aynı bokun lacivertine Büyücü deyip maaş bağlamışlar ehlileştirmişler.

Sihirbazlar ise her yerdeler, Claudia Schiffer'la yatağındaydı mesela biri uzun yıllar boyunca. Bir diğeri yıllarca Abdullah'ın yol arkadaşı oldu (bu arada günün bilgisi: Mandrake çizgi romanları aslında Abdullah'ın hikayeleridir nasıl Holmes'unkiler aslında Watson'ın hikayeleriyse...

Haftaya aynı gün aynı saatte tekrardan görüşmek üzere...
Howard Stern
Not: Howardcığıma çok teşekkür ederim bu zor günümüzde bize cevabıyla yardımcı olduğu için. Çok yaşa e mi?

Eylül 19, 2006

merak kimi(ni) öldürür, kimi(ni) ha böyle yapar

alx kişisi soruyor: muhterem hocam (teveccühünüz, teveccühünüz....) "Ya x-files da ki mulder a ne oldu? Çok merak ettim de..." beter pan kişisi yanıtlıyor: merak kediyi öldürür.

şimdi bu fox mulder abimiz aslen baba tarafından erzurum'lu olup tee 1894'te siyasi -yoksa dini miydi- nedenlerle abd'ye iltica etmiş. tabi o zamanlar dinle siyaset aynı kurum dahilinde. bunlar böyle uzaylıydı muzaylıydı çok meraklı bir aile... gökyüzünden gelenleri seyre dalıyormuş büyükdedesi. lakin bizim kalın kafalılar uzayda hikmet olabileceğini düşünememişler. köyde laf etmişler olmamış. hocaya yollamışlar yetmemiş... en sonunda cinciye yollamışlar dede mulder'ı. cinci zincirlemelerini söylemiş. meğer cin girmiş buna. bak bak bak... dede mulder'ı kim amerika'ya yollamış bilin bakalım...

mulder adı da aslında köyde bunların lakabı olan "mundargiller"den geliyor. (bana da iyi saatte olsunlar söylemedi.) bunlar amerika'ya yerleşince adlarını "mulder"a çevirmişler. abd'de rémy mulder adını alan büyükdede remzi mundargil bir dükkan açıp arkasındaki odada gg-78 teleskobuna eklediği o560 watts'lık edison mumla(n) eski ilişkilerini sürdürmüş.

neyse... bilmemkaçıncı nesil erkek torunu, ailenin -kayıtdışı sektörler nedeniyle- bağlarını koparamadığı erzurum'daki -tavukların belalısı- tilkilerden esinlenmesi sonucu "fox" adını almış ve yükseklisansı bitirdikten sonra -halaoğlunun torpiliyle- efbiayda işe girmiş. sonrası bildiğiniz hikaye...

-

yakın zamanda torun murdar kayboldu -diye manşet bile atamadı gazeteler. çünkü zaten paranoid-şizofrenik bir tip olduğunu söylüyor efbiay'daki mesai arkadaşları -hele de gözü yaşlı lavuklusu scully ki o da aslen sicilya kökenlidir ve benim bi arkadaşımın yengesinin teyzesinin halaoğlunun karısının anneannesinin teyzesinin torununun anne tarafından kuzenidir. murdaroğlu fox mulder o hüzünlü bakışlarıyla tefekküre dalmışken ücretli emekten informel sektöre kayıtsız ama sabunlanmış bir geçiş yaptı. "şimdi adını ağzına alan olmayacak. ama murdaroğlu fox mulder'ı merak ediyorsanız sayın alx, gündoğumunda saat 324.78.6540987 ile 314.71.45876 arası gözüken gri güneşi arayın. o size oradan el sallıyor olacak" diyor skulli efbiay duvar gazetesine bıraktığı yavru keçilere aile aradığı ilanda.

Eylül 15, 2006

SUPERMAN/UBERMENSCH üzerine

"süpermen niçin süperdir?"
diye sorulmuş...

Nietzsche, wille zur macht (güç iradesi) kavramını şekillendirerek hem felsefesinin -kendisinden sonra gelenlerce- en çok dikkat çekici bulunan kısmını oluşturmuş hem de kendi nazarındaki üstünlük tasarımını ortaya koymuştur. ÜBERMENSCH –üst(ün)insan- her türlü zaruretten arınmış, hiçbir şeyi ters-yüz veya başaşağı etmekten çekinmeyen insandır.

Nietzsche’den 30/40 yıl sonra –yine Almanya’da- bu sefer “güzeller güzeli, sapsarı ve atletik bir ulus” daha da kusursuzlaşmak için -kendine taparak- küllerinden yeniden doğma çalışmalarına başladı. Almanlar, Nazi ülküsü etrafında, bir dönemlik şuur kaybını; ezilmişliklerine tercih ederek bir nevi ÜBERNATION inşa etmeye çalıştı. (Oldu mu? Olmadı… Olsun.)

Keza 1930’larda Atlantik’in öbür yakasında mavi streç giysisi ve kırmızı donuyla merdane bir yiğit, mavi gözlerini dünyaya açtı. SUPERMAN, modern dünyada üst(ün)insan tasarımlarının en ilginç ve en başarılılarından biriydi. Bir kere bu dünyanın dışındandı. İnsanları, onu bu denli uzun ömürlü kılmaya iten en önemli faktörlerden biri de belki buydu. SUPERMAN ne Alman, ne Amerikalı –ve tabii ki- ne de Türktü. Herkesin bağrına basabileceği bir tür Noel Baba’ydı. Gücünün sınırları, insan hayalgücünün sınırlarından ibaretti. Mesela eskiden uçamazdı, sonra uçabilir oldu filan. Ama tabii insanoğlu, bu ulvi güce dahi sınır koymak adına o “malum taş”ı akıl etmiştir. SUPERMAN süper olmakla birlikte sınırsız bir güç sahibi değildir. (Olur mu öyle şey zaten)

Tabii bir de ÜBERSEKSÜELLİK var ki, Nihat Doğan derim başka bir şey demem. Zira Nihat Doğan bu Überlik mevzularında hakkaniyet aramaya gerek olmadığının kanıtı. Nihat Doğan ÜBERSEKSÜEL’se, SUPERMAN UBERMENSCH’miş çok mu?

Uzun lafın kısası her şey adlandırmada bitiyor. (NOMİNALİZM’e bayılırız) Bunca yıldır Süper denmiş, öyle kabul edilmiş. Süpermiş değilmiş sorgulamamak gerek. Nitekim SUPERMAN, ACTIONMAN, BARBIE filan kapitalizmin kült isimleri. Sorgulamayıp, inanmaya iştirak etmek lazım…

Eylül 13, 2006

nominalizm ölmedi -mi acaba? (ek)

Öncelikle isim verme meselesinin kendini kanıtlama, popüler isim verilmesi ve de kültürel isimlerin verilmesi dışında bir de temenni bazlı ve de duyulmadık marjinal bir isim vereyim yavruma, çocuğum pırıl pırıl parlasın kalabalığın ortasında, hayatında çekmediği kalmasın garip gurup ismi yüzünden evladımın anafikirli isimler var, onlara da değinmek gerekir. Ha bir de canım memleketime mahsus bir "Satılmış" vakıası var, ona da kulaktan dolma bilgilerimle bir açıklama getirivereyim.

Temenni bazlı olanlarda genellikle Muzaffer, Başar, Hidayet, Aslan, Kaplan, Panter (Emel) gibi isimlerin olması şaşırtıcı değil tabi. Bu kategori arada kültürel/siyasi alanla da kaynaşıp Barış gibi isimler de üretebiliyor, iyi de oluyor. (Tabi Savaş gibi bir ismi de hangi eşek koyar çocuğuna hala anlayamıyorum, öyle boş boş bakıyorum)

Değişik isim verme meselesinin temelinde ise sadist ana babalar, dedeler, büyük dedeler yatıyor kesinlikle. Zamanında çocuğunun ömrü boyunca eziyet çekmesini isteyip de bir türlü ne yapacağını bilemeyen, şaşkınlıktan kıvranan ebeveynlere ilaç gibi gelmiştir sanırım bu isim verme yöntemi. Magnezyum, (yine siyasiye göz kırpan, hatta göz kırpmak ne el sallayan) Fidel, Alken (sevgili lise son kimya hocama saygıyla), Baldudak, Dududil, Moon Unit, Dweezil, Ahmet Emuukha Rodan, Nadir Sungurtekin (soyadla birleşince bambaşka bir güzelliğe bürünüyor ama afişe etmemek lazım pek) hep böyle güzel, böyle nadide, böyle sapıkça isimler.

Bir de Satılmış fenomeni var ki, sanıldığının aksine bir önceki kategoriye ucundan da girmiyor; tamamen bağımsız sebeplerle çıkıyor karşımıza. Farklı farklı rivayetler var Satılmış isminin doğası hakkında; ama hepsi de şu kapıya çıkıyor: İsmi kötü olan insanın kaderi güzel olur, bir şekilde kötülüklere karşı korunur. Kutsal bilgi kaynağında da uzuuun uzun ve de şahane bir şekilde incelenmiş, benim de bir entrisinden çalıp çırpmamak için kendimi zor tuttuğum "Nomen est Omen" diyen latine kıyasla ne kadar farklı düşünme yöntemlerimiz olduğu da cascavlak çıktı sanırım ortaya bu örnekle.

İsimlerle daha yakinen ilgilenmek isteyen, meraklı ve araştırmacı gençleri de zevklere göre "Unomastica alla Turca" veya "Efendi" serisi de sanırım ancak paklar.

Marka Sevdası

Alx: bi de madem artık bu blogda 3 kontiribütör var, blogun adresi niye hala evrenesorun diye geçiyor? Yaratılmış bir markayı koruma çabası mıdır?

diye sormuş Alx...

Efenim böyle bir sorunumuz var; adres. Tek başımayken bir sorun yoktu. Ama sonra iki katılımcı olunca daha kollektif bir yapıya büründü. Blogun başlığını bu yüzden değiştirdim. Ama adresi değiştirmeyi düşünmüyorum, ne de olsa kim ölür kim kalır bilinmez. Benim olacağım kesin... Tabi bunun çok daha hain sebepleri var ama buradan söylenmez... Nedir onlar diye sormak anlamsız çünkü nedir, nelerdir vs yanlış sorular olacaktır ve yanlış sorular doğru yanıtlanmaz... (çelişkili açıklama )

Eylül 11, 2006

nominalizm ölmedi -mi acaba?

deryik kişisi sormuş: "kişiler ve isimleri arasında bi uyum mümkün mü, uyumsuz çiftler ismi unutmamıza yol açabilir mi? ne ömerler gördüm aslında birer berktiler." bence önemli bir noktaya parmak basarak iyi de etmiş. (dün barbutta kaybettiğim için, bu soruyu yanıtlamak derdinizin dermanı, merakından ölen kedileri bilem, sorularını yanıtlayarak dirilten klavyeşörlerden bendeniz nacizane beter pan kulunuza düştü. boynumuz kıldan incedir. zülfiyare dokunursak affola!...)

neyseciğime... bizim kovboy filmlerinde kızılderili olarak bildiğimiz (o toprakta kırmızı renk veren demir yerine başka bir şey -örn. krom- olaydı yüzlerine sürdükleri boyalardan ötürü "yeşilderililer" bile olabilirdi adları.) kuzey amerika yerlieri, doğan çocuğa geçici bir isim verip, daha sonra kullanacağı ismi, yetişkinliğe geçiş ayinleri olan erginleme ritüelleri sırasında delikanlının/genç kadının kişisel özelliklerine göre belirlerlermiş. işte tam da bu nedenle çılgın at, düşünceli kaya, dolunayda sallanan ağaç gibi isimler kullanılıyormuş. aynı şey, dünyadaki başka ilkel ya da (antropolocideki hocalarıma ayıp olmasın diye) -siyaseten doğru bir deyişle- sanayileşmemiş, küçük ölçekli, erken dönem toplumlar için de, bizim gibi gelişmekte olan bilmemkaç medeniyetin beşiği muhafazakar-milliyetçi toplumlar için de, sanayileşmiş sömürgeci kapitalist toplumlar için de, sosyaldemokrat neo-liberaller için de geçerli. yiğit, cesur, erkek, asker, yürekli, mert, doğru sözlü, cevval, güzel, adil, cabbar, hakkaniyetli ve bir sürü isim, kişizadelerin özelliklerine ya da olması istenen özellikler anlamına gelen isimler verilirmiş. sonracığıma gel zaman git zaman toplumlar kozmopolit bir nitelik taşımaya başlamış. ve isimler konusunda işin şirazesi çıkmış. adi, yoz bir herifçioğlunun adı "yozyürek" olacağına, "mert" olmuş, böylece kalakalmış. tabi isimler hep "iyi niyetle" konulduğu için iyi insanlara kötü isim verilmiyor da içleri ferah yaşayıp gidiyorlar.

tabi kültürlerarası iletişim meselesi de var: bizim gibi türk boyları islamı kabul edince, araplardan, farslardan etkilenince -yoksam sırada anglosaksonlarla frenkler mi var- onların isimlerini de kendilerince dönüştürüp kullanmaya başladılar. (bakınız muhammed isminin başına gelenlere... ahmed, ahmet, mahmud, muhammet, mahmut, memet, mehmed, mehmet... hep aynı ad!... oldu mu... beğendiniz mi yaptığınızı... ah ah...)

bir de popüler isimler var... artık her bir şeyciğimiz medya tarafından belirlendiği için, isimler de piyasaya -yoksa "ayağa" mı demeliydim- düştü... popüler bir isim sıklıkla kullanılır oldu. milliyetçi kişizadeler çocuklarına alpaslan, çağrı, asena ve bilumum dikkulak (mhp'li) isimleri koyarken, islami kesimde ömer, necmeddin, tayyip, muhammed, ibrahim gibi dini eğilimler taşıyan isimler, 68 ve 78'liler, emek, devrim, özgür, barış, ulaş, deniz gibi adlar, aleviler ise mahir, hüseyin, ali, aslan gibi adlar ve son olarak da pek modern kentli, üst gelir düzeyinden, kobi sahibi (uçtuk ya!...) hemşehrilerimiz, alp, berk, can, kutay gibi adları layık görüyorlar. (tabi çocuklara soran yok... otursunlar oturdukları yerde!...) anlayacağınız, isimlerde hakim paradigma -yoksam "trend" mi deseydim- belirleyici oluyor çoğunlukla. (öyledir öyle!...)

nominalizm, ortaçağ felsefesindeki "adcılık" anlamına gelen bir akım. kısaca, "eşek, eşek olduğu ona atfedildiği için eşektir; eşekliği ona atfedilen bir kurgudur" fikrini benimsiyor bu abiler. haksız da sayılmazlar bence... yoksa bizim kullandığımız isimlerle kişiliklerimiz genelde örtüşmediği için, şizofrenik (bölünmüş, parçalanmış) kişiliklerimiz olurdu. yaşadığımız küresel nevrotikler koğuşu, psikotikler koğuşuna dönerdi.

Eylül 06, 2006

Soracaksanız Adam Gibi (Mi?) Sorun

beter pan kirpisi: başlığa "adam" gibi sorun yazmışsınız. taptaze bir feminist olarak benim bir sorum olacak: "adam gibi" ifadesi cinsiyetçilik kokmuyor mu? yoksa cinsiyetçi misiniz? ha?... delikanlı adam feminist olur


Evren beyciğimin isteği üzerine kendi fikirlerimi yazıp çizeceğim bu konu üstüne. The Blind Watchmaker'ın başında Richard Dawkins ağabey bu kitapta ben man diyeceğim insan için ve de cinsel bir ayrımcılık yapmıyorum, aklıma da man diyince insanlık geliyor dese de kazın ayağı maalesef öyle değil. (Ki Richard'ıma bir mail atıp, madem aklına bunlar gelmiyo be ibiş, o zaman neden gittin kendini Brigths diye bir harekete verdin, umbrella term'dü, uplifting, şayane çağrışımlar yapan lafı alıverelim, toplum içindeki kötü bakışlardan kurtulalım, coşalım, kendimizden geçelim, yaşasın neolojizim diyorsun diye soracağım en kısa zamanda; akıllı tasarımcılara bile cevap verdiğine göre kesinlikle bana da verir, akıllı olur diye umut ediyorum.)

Lakin tabi man kelimesinin etkisi böyle direkt değil. Mesela bizim konumuzdaki mevzubahis adam gibi lafının içinde "Karı gibi (ağlama lan)" ya da ne bileyim "Mal bulmuş mağribi gibi" veyahut ecnebi dillerinden örnek vermek gerekirse "Philistinism" gibi ayrımcı (cinsiyetçi, ırkçı) bir anlam bulundurup bulundurmadığı bu kadar açık değil, barındırıyorsa da ilk örneğin tersi üzerinden barındıracağı açık yalnız.

Burda da zaten meselenin man'dan türediğini düşündükleri (Düşündükleri diyorum, çünkü böyle yapısal bir meseleyle uğraşıyorlarsa man lafının etimolojik olarak ilk önce cinsiyetsiz olduğunu da bilip, adımlarını ona göre atmaları gerekirdi sanki. Türkçe olsa hadi neyse, adamın kökü ademe, ordan da ibranice toprağa gidiyormuş. Yaratılıştı, topraktı, kaburgaydı mitlerini de zaten biliyoruz, daha fazla karıştırmaya gerek yok) woman'a takıp womyn gibi acaip şeyler uyduran muhtelif feminist hareketlerin dertlerinin tersine kelimenin ne çağrıştırıyor olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde Evren'le de tesadüfen konuştuğumuz üzere benim aklıma (annemin de müdürlük yapmış olmasından kelli) müdür diyince şişman göbekli bir amca gelmiyor (Ama maalesef bilimadamı diyince Einstein tipli bir amca gözümde canlanıveriyor, kahrolsun steryotipler.); o yüzden müdire denmesini yadırgıyorum; fakat mesele de zaten bende nasıl bir çağrışım yaptığı değil, genel olarak nasıl bir çağrışım yapacağı, ayrımcılığa yol açıp açmayacağı.

Gördüğünüz üzere soruyu doğrudan cevaplamak yerine lafı dolaştırıp, karıştırıp duruyorum, şekilden şekile giriyorum; çünkü öyle kolaycacık, şakadanak verilebilecek bir cevabı yok bu sorunun. Açıkçası ben kendi adıma "adam gibi"yi öyle çok da ayrımcı görmüyorum, (Hem görüyorsanız daha bunun adamakıllısı var, hatta bir de tersine adam sen deciliği var, misogyny varsa misandry de var, Solanas var, varoğluvar.) biraz "politically correct" olma takıntısı gibi bile geliyor hatta; siz de kendi adınıza düşünün, kendi cevabınızı kendiniz bulun, hatta gelip burada söyleyin ki ne düşünüyorsunuz, görüş birliği var mıdır anlayalım. Ama aman dikkat edin yanlış düşünmeyin, adam gibi düşünün!

Bu uzun (ve de muhtemelen sıkıcı) cevabımın sonunda ise sorunun en sonundaki delikanlı adam kısmına dair bir iki kelam etmek, yaratıcı türk gencinin daha önce benzeri vecizeler bulduğunu hatırlatmak, ortak belleğimize kazımak gerekir diye düşündüm: İbne gibi gey değil, delikanlı gibi gay!

Ağustos 18, 2006

Versatil Kalem

skoer: hocam; gectigimiz donemlerde kucuk capli bir arastirma yapmis olmama ragmen 'versatil kalem' teknolojisi bulan zat-i muhtereme bir turlu ulasamadim. bu konuda bizleri aydinlatabilir misiniz?


Çeşitli ülkelerin patent arşivlerinde yaptığım saatlerce süren detaylı incelemeler ve de arşivlerde çalışan eş dost, hısım akraba sayesinde binbir güçlükle ulaştığım bilgilerden şunu hatırladım, nasıl olup da unuttuğuma hayret ettim:

Manyak ingilizlerin "Propelling Pencil" dedikleri bu çok yararlı aletin patenti ilk defa 1822 yılında, İngiltere'de, Sampson Mordan ve de John Isaac Hawkins isimli iki mahalle arkadaşım tarafından alınmış. Sonra mahallemizin teknolojik alandaki üstün ilerleyişini kıskanan komşu mahallelerin başı çektiği 160 patent daha alınmış bunu takip eden 50 yıl içinde.

Bundan sonraki gelişmeler fasa fiso ve de sadece teknoloji tarihi manyaklarının ilgisini çekecek şeyler oldukları için aktarmıyorum. Lakin Koç teknoloji müzeleri bu hızla çoğalmaya devam ederse yakında açılacak basmalı kalem müzesinde bu gelişimin bütün tarihini, kalemlerin de birer örneğiyle rahatlıkla öğrenebileceğinizi tahmin ediyorum.

Ağustos 17, 2006

Atasozu

Hani kucuk Gauss'un ogretmeni cocuklar oyalansin diye 1'den 100'e kadar olan sayilari toplasin demis ya, ben de ortaokuldayken Turkce hocalarimiz alin bir atasozu aciklayin derdi. Allahtan cin gibiyim, cok zekiyim, kim ugrasir bu sacma salak laflarla diye gittim Kadikoy'deki sahaflara olabildigine en eski kitabi buldum. Arif Hikmet Par'in kitabiydi, kendisini burada saygiyla anmak isterim, cok buyuk emegi gecmistir bana. Kitap eski, basim tarihi eski, ayrica kim nerden bulacak, zaten 30 kisiyiz, yarimizin okumasi yazmasi yok... Hoca atasozunu verdikce ben yapistiriyorum bir krose, hoca iki tane aciklayin diyor ben kombo cekiyorum. Tabi yaptigim sey pilacerizm sayilmaz, Coskun Sabah'in Mozart'la olan etkilesimi gibi ben de Sayin Par hocamdan esinleniyordum.

Simdi diyeceksiniz "lan sen ne namussuz adammissin divadeiwob" diye, yok valla, o kadar sacmalardim ki hoca bana "olmamis, iki kelimeyi bir araya getirememissin" derdi. Zaten ortaokulda sadece bir kere 85 almistim bir Turkce sinavinda, bir de Lise 3'te 5 geldi karneme o kadar, ozurluyum kisaca... Yazamasam da cok sey ogrendim o atasozlerinden. En onemli sey ise atasozlerinin cok sacma olduguydu. Surekli birbirleriyle celisiyorlardi, hepsi duruma gore soylenmis guzel sozlerdi o kadar. "Terzi kendi sokugunu dikemez" derler, "kelin merhemi olsa basina surerdi" demeyi de ihmal etmezler.

Cok uzattim, sadete geleyim:

joveblack: terzi kendi söküğünü neden dikemez?başkalarına iyiliği dokunan, kendine neden dokunamaz? divadeiwob?

Baskalarina iyiligi dokunan kisi en buyuk iyiligi kendisine yapmistir zaten... ...cunku yasam bir fasulye sirigi gibidir, degil mi?

Ağustos 10, 2006

Sozun Olmadigi Yer (ek)

Ben tabi Cem kardesim kadar entelektuel birikime sahip degilim ama ornegini verdigi latince sozun ben Turkce'sini biliyorum. Bazi baltik ulkelerinde boyle yaziyormus: "Burada Allah yok Peygamber tatilde" Fazla soz(!)e ne hacet!

Bu arada pek sevgili kuzenim John Fowles olmeden once bir kitabina soyle bir not dusmustu hatirim icin: Atasozleri kaypaktir, yalancidir, onlara inanmayin... Hep cift tarafli calisirlar...

Sözün Olmadığı Yer

beter pan: sayın hocam, "söz gümüşse sükut altındır" sözüne eleştirel bir bakış getirerek, sözün olmadığı yerde ne olduğu konusunda bizi aydınlatır mısınız...


Inde deus abest (Tanrı'nın olmadığı yer) yazmış eskiler zindanlarının kapısına, işkenceye götürülen insanların son umutlarını da ellerinden alıp, dımdızlak bırakmak için. Aslında bu "olmadığı yer" muhabbeti pek de bilinmeyen, yeni bir şey değil, insan illa bir şeylerin olmadığı bir yerler hayal ediyor, istiyor. Bu da kimisi için eşitsizliğin olmadığı yer, kimisi için çalışmanın olmadığı yer olabiliyor.

Tabi, olmayan şeyler her zaman Tanrı kadar dramatik ve etkileyici olmayabiliyor. Misal sözün olmadığı yerler nasıl yerlerdir, insan kurtlu olduğu için merak ediyor, yerinde duramıyor. Evren önceki soruda neden merak ettiğimiz konusunda bizi aydınlattığı için ben hemen yerlerin niteliğine geçmek istiyorum.

Zaten "Söz gümüşse sükut altındır." denerek bikbikbik konuşmamamız, haddimizi bilip yerimizde oturmamız konusunda atalarımız fikir birliğine varmışlar. O yüzden sözün olmadığı yerin atalarımız için daha da güzel, cennetvari bir ütopya olacağını düşünebiliriz. Hele hele sözlerin olmadığı yerde düşünmemizin de pek mümkün olmayacağına inananlardansak. Düşünsenize, konuşma yok, düşünme yok, muhalefet ya da farklılık yok; çevresel şartlar değişmediği sürece statükoyu bozacak, keyfimizi kaçıracak hiç bir şey yok. Karnımız tok, altımız kuru, mutlu mesut yaşayıp giden bir toplum oluruz.

Mutluyuz, mesuduz; aynı rutin şeyleri yapıyor, asgari çabayla hayatımızı idame ettiriyoruz. Bir gün, beş gün, on gün... Yetmedi bir yıl, beş yıl, on yıl, hep aynı şeyler, hep aynı rutin işler... Bu ahval ve şerait içinde sanırım karanlık nasıl ışığın olmadığı yer anlamında kullanılan bir kelimeyse, sözün olmadığı yer için de en uygun kelime cehennem olmalı.