Haziran 26, 2007
ya tutarsa...
Köpeklerin hafızaları kuvvetlidir. Yabani devirlerini unutmamışlardır. O devirlerde, kendinden küçük hayvanlarla avlanan; türünü, cinsini umursamadan kovalayan köpekler, günümüzde bu içgüdülerini kedi kovalayarak tatmin ederler.
Aslında köpekler sadece kedi kovalamaz. Gerizekalı gibi kendi kuyruklarını kovalamaları (gerizekalı belki biraz ağır kaçtı ama siz hiç kendi kuyruğunu kovalayan bir yunus veya insan gördünüz mü?) ya da fırlattığınız sopayı geri getirmeleri ("aha da yakaladım, öldürdüm") de aynı içgüdünün yansımalarıdır.
Köpekler kedileri çoğu zaman eğlencesine, piçliğine kovalar. Yine de, özellikle çok sayıda köpeğin aynı anda kovaladığı durumlarda, yakalanan kedinin bir hayli hırpalandığı görülmüştür. Kimi zaman köpekler işi öylesine abartır ki, iki köpek karşılıklı olarak kedinin kafa ve kıç bölgesinden ısırıp kediyi üç parça olarak bırakırlar. Yazık günah.
Mayıs 30, 2007
Mayıs 20, 2007
Yovarlak
Köpük dediğimiz şey, küre şeklinde minik su kabarcıklarıdır. Bu su kabarcıkları, ışığı yansıtırlar. Küre şeklinde oldukları için, kırmızıdan mora kadar tüm dalga boylarındaki ışıkları yansıtacak bir açıları mevcuttur. Bu sayede ışık ne yönden gelirse gelsin, neredeyse her yöne, tüm renkleri yansıtırlar. Tüm renkleri yansıtan maddeler beyaz gözükür.
Mayıs 19, 2007
İsteyenin Bir Yüzü, Vermeyenin...
Efenim 23,92 senelik hayatımın son 12 senesinde her kötü günümde yanımda olan SolElim'den başka bir şeye özel site açmam çok abes kaçardı. Hiç düşündünüz mü T-Rex neden çok asabidir? Kolları kısa diye mi? Yoksa kollarının kısa oluşu başka bir şey yapmasına engel olduğu için mi? Bu arada sol elimin adı "Elizabeth"tir, sağ elimin ise "Eleanor", biri kraliçe diğeri Rigby ;)
Martılar Dozunda Uçar
diye sormuş ichi bacı.
Efenim öncelikle martılar bir o tarafa bir de bu tarafa giderler gerçekten. Özellikle vapurları takip edip simitlerini oradan çıkaranların bir çoğunun kafalarına aldıkları simit darbelerinin etkisinin buna yol açtığı üzerinde tartışmalar olan bir konudur. Artık neye sığınıp martıların kafasına simit atıyorlarsa yurdumun yardımsever insanları, garibim martılar kafalarında Dizzy Gillespie melodileriyle uçuyorlar.
Martı olmak doğası gereği zor bir şey. Akbaba olmak gibi. Martıcıklar çöpten besleniyorlar, o yüzden İstanbul boğazında bir çok martı varken kirlilik haritasında daha düşük bölgelere gittiğimizde martıların sayısı azalmakta. Bence Boğaz'ın temizlenmesi ekolojik dengeyi bozup martıların soylarının tükenmesine yol açabilir. O yüzden atıklarımızı her zaman olduğu gibi denize dökmeye en üst düzeyde önem göstermemiz gerekiyor. Şahsen ben, ee, neyse söylemeyeyim...
Martılar yüksekten uçmazlar. O yüzden pek karar verecek durumları yok. Yalnız enteresan bir şekilde Kırlangıçlar için bu soruyu yanıtlayabiliriz, ne de olsa "O Soruyu Sor" doğru soruları da hiçbir ücret talep etmeden sormakta.
Kırlangıçlar yüksekten uçarlar. Bu mahlukat yerden oldukça yüksekte uçan, takılan, dolanan böcekleri yer. Ama bazen görürüz ki alçaktan da uçarlar. Hatta onların alçaktan uçtuklarını gördükten sonra yakında yağmur yağacağını da anlarız. (Şahsen ben çok zeki olduğum için anlıyorum ama bu bilgiyi gene de paylaşayım) Bir termometre ve barometreyle yağmurun yağacağını anlıyoruz. Düşük sıcaklık ve yüksek basınç kardeşliği. Aynı şekilde bu böcekler de yeryüzüne daha yakın takılıyorlar bu koşullarda. Onları yiyen kırlangıçlar da peşlerinde olmak üzere... Hoop, ondan sonra da yağmur yağıyor. Vay anasını değil mi sayın seyirciler?
(Zengin bitirişi yaptım, farkındayım.)
42
izumi: benim asıl merak ettiğim, "o soruyu sor" ile kastedilen soru nedir? net cevap (net soru) bekliyorum.
Bundan yıllar yıllar önce (yaklaşık 17 milyon yıldan bahsediyoruz burada), evrenin uzak bir köşesinde yaşayan üstün zekâlı yaratıklar, hayatın, evrenin, her şeyin cevabını bulması için süper güçlü bir bilgisayar ürettiler. Teknik ayrıntılarına girmeyeceğim bu bilgisayar, cevabı bulmak için 7 milyon yıl istedi bu üstün zekâlı yaratıklardan.
7 milyon yıl sonra, bu üstün zekâlı yaratıklar, tekrar bilgisayarın başına gelip baktılar, cevabı buldu mu bulmadı mı diye. Bilgisayar cevabı bulmuştu ve cevap 42 (yazıyla 42) idi.
Bu cevabı duyan üstün zekâlı yaratıklar, “olacak şey değil, olamaz, hayatın, evrenin her şeyin cevabı 42 olamaz” diye celallendiler bilgisayara karşı. Bilgisayar da “bu dediğiniz bir soru değil, doğru soruyu bulursanız cevabın 42 olacağını görürsünüz” şeklinde bir Türkçe dersi verdi. Bunun üzerine, Türkçe konusunda pek başarılı olmayan bu üstün zekâlı yaratıklar ki zekâlarından şüphe duyarım, “o zaman bize soruyu söyle” şeklinde yeni bir istekte bulundular. (sevgili okur, dikkat edersen bu üstün zekâlı yaratıklar soru sormadılar hiç) Bilgisayar da “bu soruyu ben hesaplayamam, onun yerine gidin insan ırkı diye bir ırk var, yerküre adında bir gezegende yaşıyorlar, hayatları soru sormakla geçiyor, illaki sordukları sorulardan biri değilse öbürü bu cevabın sorusudur” şeklinde bir akıl verdi. Zira bu yaratıklar soru sormayı bilmiyorlardı, çünkü çok üstün zekâlı oldukları için zaten bütün cevaplara sahiptiler.
Bunun üzerine bu üstün zekâlı yaratıklar, ki kendileri dünya üzerinde fare şeklinde görünürler, 10 milyon yıl önce insanlar üzerinde deneyler yapmaya başladılar. Deney yaptıkları anlaşılmasın diye de, sanki insanlar onların üzerinde deney yapıyormuş havası yarattılar.
10 milyon yıl boyunca fareler insanların ağzından doğru sorunun çıkmasını beklediler. Son dönemde, bu fareler, internet teknolojisini de kullanarak, google, yahoo falan, dünya üzerindeki soruları toparlamaya başladılar. Bu sitelerden biri de, sevgili okuyucu, işte şu anda okuduğun blogdur. Dikkat edersen blogun adresi “evrenesorun” dur. Evronosoğlu ile bi alakası yoktur. Bu blogda siz “evren” e sorarsınız. Evren diyorum, aloo, çaktınız mı köfteyi. Evren uzay falan, bunlar insan aklının alamayacağı şeyler.
Peki, bu yazının sonucu nedir sevgili okuyucu.
Sonuç şudur.
Evren ismindeki, divad veya karanlık takma isimlerini kullanan kişi bir faredir.
Peki izumi’nin sorusunda cevap nedir? Daha doğrusu izumi’nin sorduğu sorudaki soru nedir?
İşte bu konuda henüz kesin bir soru bulunamamakla beraber, bugüne dek cevaba çok yakın sorular bulunmuştur. Bu sorulardan en yakını ise, "what do you get when you multiply six by nine?" şeklinde tezahür etmiştir. Dikkat edersen sevgili okuyucu, sorunun cevabı aslında 54’tür. Fakat üzülmemek lazım sevgili okuyucu. Cevabı 42 olan soru da pek yakında bulunacağa benziyor. Hele bu internet teknolojisi varken en geç 1 milyon yıl içinde “o soru” bulunacaktır.
Alx
Not: Sevgili Alx'e yardımlarından ötürü teşekkür ederim.
yeşil tuttum cennetten
Bu soruda ikinci tekil şahıs (sen) kullanarak beni şaşırtan arkadaşa öncelikle teşekkür ederim. Namus konusunda son günlerde işlediğim, halen de ısrarla işlemekte olduğum büyük günahı nereden haber aldığı, nasıl bildiği konusunda fikrim yok. Rüyalara giren ak sakallı dedeymişçesine sorduğu bu soru, beni derin derin düşünmeye, kendimle hesaplaşmaya itti. (Yalan lan, aynen devam. Nato kafa nato mermer bendeki.)
Öte yandan noktalama işaretlerine dikkat etmemesi, soru edatı ve kayıp kıta "mu"yu ayrı yazmaması beni derinden yaraladı. (Bu da yalan. Çok da tın...)
Tövbe konusuna müslümanlık açısından yaklaşırsak, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde öğrendiklerimle bu soruya kolaylıkla cevap verebilirim. "İslam kolaylık dinidir" diye boşuna dememişler. Tövbe ettiğiniz şeyi tekrar yaparsanız, tövbeniz kabul edilmemiş demektir. Tekrarlamazsanız tövbeniz kabul edilmiştir. Bu sayede tövbe-kontrol mekanizması inanan kişinin kendi iradesine bağlanmış; kabul edildi, edilmedi, referanduma gitti gibi belirsizlikler ortadan kalkmıştır. Günahın büyüklüğünün belirleyiciliği yoktur. Kolaylık dini diye buna derim.
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Deniz Teknolojileri Mühendisliği'nde yapılan bir araştırmada, "bir daha yapmazsan tövben kabul edilmiştir." bilgisine ulaşan her iki müslümandan birinin hafifçe gülümsediği, "ölmeden önce her şeye tövbe ederim lan nolcak" şeklinde düşündüğü ortaya çıkmıştır. Bu oranın Anadolu'da daha da yükseldiği, özellikle tahıl ambarı özelliği taşıyan coğrafyalarda yüzde 99'lara vurduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kolaylık dediysek o kadar da değildir. Şu an araştırmaya üşendiğim bir kısım kaynaklarda, bu düşünceye cevaben "hadi leeyn" şeklinde metinler bulunabilir.
Tövbe, dinden bağımsız, sadece kişiye bağlı bir kontrol mekanizması olarak ele alındığında ise konuyla ilgili kaynak bulmak daha da kolaydır. Levent Yüksel'in "bi daha" şarkısı bile yeterince akademik bir belgedir. Buyrun:
oynaşır mıyım bi’ daha
kadın mı kız mı bi’ daha
ben ettim sen etme affet
bırakma beni bu karda kışta
bitti
geçti gitti tövbe
tövbe tövbe
tövbe tövbe
e tövbe e tövbe
dolaşır mıyım bi’ daha
o bar bu bar geceden sabaha
hadi kapat beni evlere at
dönersem eger koy kapıya
kalk gidelim
ele oh dedirtme
sevdigini kurda kuşa yedirtme
hadi gidelim kalk gidelim
bize gidelim eve gidelim
bi’ daha bi’ daha
tövbe e tövbe
a a ben mi sert erkegim
kanatsız bir melegim
dersimi aldım geldim
ver elini ayagını öpeyim
tırnagın bile olamaz
ben degil onlar yaramaz
bu hain sensiz yapamaz
kapıyı aç n’olur gireyim
kalk gidelim
ele oh dedirtme
sevdigini kurda kuşa yedirtme
hadi gidelim kalk gidelim
bize gidelim eve gidelim
bi’ daha bi’ daha
tövbe e tövbe
aklımı aldı başımdan
oldum eşimden arkadaşımdan
cehaletime gençligime ver
hadi geri sar al en başından
oynaşır mıyım bi’ daha
kadın mı kız mı bi’ daha
ben ettim sen etme affet
bırakma beni bu karda kışta
kalk gidelim
ele oh dedirtme
sevdigini kurda kuşa yedirtme
hadi gidelim kalk gidelim
bize gidelim eve gidelim
bi’ daha bi’ daha
tövbe e tövbe
Mayıs 14, 2007
Burp!
"Efendim bunlar münferit olaylardır." demek isterdim ama aslında fiziksel bir olaydır söz konusu olan. Daha çok bilinen örneği, kolanın içne atılan şekerin kolayı köpürtmesidir. Benzer şekilde mentos denen şeytan icadı ürün de kolanın içine atıldığında kolayı çılgınca köpürtür.
Gazlı içeceklerin aniden delicesine köpürmeleri bunun bir kimyasal değişim olduğunu düşündürebilir ama aslında gerçekleşen olay çözeltinin içindeki çözülmüş haldeki gazların, gaz fazına dönüp çözeltiyi terk etmelerinden başka bir şey değildir.
Şekerin buradaki görevi, gazların çözünürlük oranını değiştirmek değildir. Sadece, yapısı gereği gazların çözeltiden ayrılmasına yardımcı olur. Bol girinti çıkıntılı ve delikli maddeler, gazlı çözetilerdeki gazların fazına dönüşmelerini kolaylaştırırlar. Buradaki tanımı, "kapladığı hacme göre yüzeyi çok büyük olan maddeler" olarak özelleştirebiliriz.
Bu olay sadece şekerle değil, benzer yapıdaki tüm maddelerle rahatlıkla gözlemlenebilir. Kuru kumla bile gazoz köpürtülebilir. Tek fark kristal kolada yaşanır. Kristal kola mübarek bir içecek olduğu için köpürmez, abdestini bozmaz.
Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım
1975 yılının ekim ayında, 50. yıl lisesi müdür muavini Münir Bey odasında çayını yudumlarken "Yahu bizim okulun niye marşı yok?" diye düşündü. Bu düşüncesini okulun müdürü Ahmet Mithat Bey ile paylaştı. Müziğe ve özellikle de müzik öğretmeni Julide Hanım'a ilgi duyan Ahmet Mithat Bey konuyla yakınen ilgileneceğini belirtti.
Ahmet Mithat Bey, Julide Hanım'ın öğleden sonraki ilk boş saatinde konuyu Julide Hanım'a açtı. Julide Hanım da Ahmet Mithat Bey'e karşı boş değildi. Marş besteleme konusunda çok istekli olmaması ve kendisine güvenmemesine rağmen Ahmet Mithat Bey'i kırmak istemedi.
Mesai bitiminden sonra beraber çalışan ikili, üç hafta sonunda beste ve güfteyi sonlandırmıştı. Takip eden günlerde, Julide Hanım seçtiği on öğrenciyle beraber marşı çalıştı. Kasım ayının sonları geldiğinde marş hazırdı. Cuma akşamı yapılan bayrak töreninden sonra marş ilk kez bu on öğrenci tarafından kalabalık önünde söylendi:
Ellinci yıl lisesi
Gençliğin gür sesi
Julide Hanım'ın bestesi
Ahmet Bey'in güftesi
Ellinci yıl lisesi
Ulu önderin nefesi
Julide Hanım'ın bestesi
Ahmet Bey'in güftesi
Çok tırt bir marş olmuştu. Haftalarca beraber çalışan Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım marşla ilgilenmek yerine flört etmiş, marşı son haftaya bırakmıştı.
Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım 1976 yılının yazında evlendiler. Ankara Seyranbağları'nda bulunan 50. yıl lisesinin koridorlarında akşam saatlerinde bugün bile Ahmet Mithat Bey ve Julide Hanım'ın marş hazırlıkları duyulabilir. Ahmet Mithat Bey'in gür sesiyle söylediği sözlere Julide Hanım'ın naif solfeji eşlik eder.
Mayıs 13, 2007
su
buyrun benim.
alx: şimdi balın bozulmadığını biliyoruz. ve sütün de bozulduğunu biliyoruz. peki ballı süt bozulur mu? beni aydınlatırsan sevinirim.
Öncelikle buradaki "bozulma" olayını açığa kavuşturmak lazım. Balın bozulmaz diye bilinmesinin sebebi plazmoliz olayıdır. Hücreler, içinde bulundukları ortama uyum sağlama gayreti gösterirler. Bu uyumun ilk aşaması özkütle eşitleme gayretidir. Kendisinden daha yoğun bir ortamda bulunan hücre, içindeki sıvıyı (çoğunlukla suyu) dışarı vererek ortamın yoğunluğuna yaklaşmak ister. (Plazmoliz) Kendisinden az yoğun bir ortamda bulunan hücre ise ortamdaki suyu alarak kendi yoğunluğunu düşürmeye ve ortamın yoğunluğunu arttırmaya çalışır. (Deplazmoliz) Sonuç olarak, kendi yoğunluğundan çok farklı bir ortama konulan hücre ya susuzluktan kuruyarak, ya da çok su alıp patlayarak hücreler cennetini boylar.
İçinde mikroorganizma barındırmayan yoğun maddeler, kolay kolay bozulmazlar. Bal bunların en güzel örneğidir. Süt ise gerek protein deposu özelliği gerekse uygun yoğunluğu sebebiyle mikroorganizmalar için pek güzel bir yaşam alanıdır. Süt banyosunun konuyla uzaktan yakından alakası yoktur.
Ballı sütün durumu ise içindeki bal yüzdesine bağlıdır. İçinde birkaç kaşık bal bulunan bir bardak sütten bahsediyorsak, fazla vakit geçirmeden içmek en güzeli olacaktır. Bir kavanoz balın içine birkaç kaşık süt atıp homojen bir karışım elde etmeyi başarmış isek davranış tarzımız farklı olabilir. Bahsi geçen karışımı, salondaki sehpanın üzerine yerleştirip gelene gidene "Bozulmayan süt yaptım. Bakmayın renginin farklı gözüktüğüne." şeklinde caka satılabilir. Kına rengini yakalamış olan karışım, gerekirse başka amaçlar için kullanılabilir. Daha başka bölgelerin bozulması engellenmiş olur. Mutlu yarınlara doğru yelken açılır.
Mayıs 06, 2007
Çok Hızlı Yanıtlayalım
Davud: Nick>>"Karanlık" Post headerını Roma Rakamlarından arındırsa Ne olur?
Böyle bir şey tanımlı değil malesef. Yalnız aynı kişinin romen rakamları kullanmadan yazdığı post'ları için (bkz : divadeiwob.blogspot.com)
igloo: lidyalıların bulduğu parayı kim kaybetti?
Lidyalıların buldukları parayı valla ben kaybetmedim.
pınar: TBMM'nin açılış süreci
144 IQ'ya sahip olmama rağmen (söylemesi ayıp, tam 144 tane var bende) anlamış değilim. Bunu bir çok farklı şekilde soru haline getirmek mümkün. Bence TBMM'nin açılışı sürecini merak etmektense "ne istediğini" öğrenmen daha faideli olur sanırım.
izumi: en iyi öğrenci derse gelmeyen, boş kağıt veren öğrenci midir?
En iyi öğrenci derse gidip boş kağıt veren öğrencidir. En iyi yardımcı öğrenci dalında ise derse gelmeyip dopdolu kağıt veren gelir. Derse gelmeyen ve boş kağıt veren öğrenci ise yaşam boyu başarı ödülünü kimseye kaptırmaz.
.: Ben aslında hangi soruyu sormak istiyorum?
Neden ne aradığını bilemeyen kişi hiçbir şey bulamaz?
ser, rumeysa ve ichi, sizin yanıtlarınız ayrı bir post olarak gelecektir, sabrın sonu selamet
Nisan 25, 2007
Sözlü
Mehmetçiğim beni korkutmaya devam ediyor. Bundan sonra böyle edepsiz, ahlaka mugayır sorular gelirse yanıtlamayacağım. Haberin ola.
Öncelikle cinsellikle ilgili olarak bilgi edinmek için yanlış bir kaynak olsam da bu blogda yer alan diğer katılımcı arkadaşlardan daha tecrübeli olduğumu söyleyebilirim. Tecrübenin yenilen kazıkların bileşkesi olması lütfen sizi yanlış sonuçlar çıkarmaya itmesin. Ayıbolur.
Sırayla yanıtlayalım;
Soru 1 ) Oral seks nedir?
Yanıt 1 ) Oral seks bir porno filmin prolog ve epilog kısımlarıdır. Oldukça teknik bir terimdir. İkisini de kapsar. Filmin sonu mu yoksa başı mı olduğunu anlayamazsınız. Çemberi tamamlar.
Ayrıca bir tür müzik de denebilir bunu, nefesli bir çalgı çalan biri ve ses çıkaran ikinci bir kişiden de oluşabilir.
Soru 2 ) Oral seks niye yapılır?
Yanıt 2 ) Daha gelişmiş ve bir çok harekete uygun olan ağzın ve dilin ( hatta bazı zamanlar boğazın) başka yerlerin yapamayacağı şeyleri yapmasının getirdiği artılar yüzünden tercih edilebilir. Ek olarak oral fiksasyon denen bir zamazingo vardır ki bu da sebepler arasındadır.
Ayrıca üst düzeyde uyarımı da sayabiliriz.
Soru 3) Oral seks nasıl yapılır?
Yanıt 3 ) Valla çok güzel yapılır.
Bu güzellik kişiden kişiye, teknikten tekniğe değişir, bu kadar sınırlı bir malzemeyle yaratıcı işler yapmak zor olsa dahi bir şekilde insanlar bunu öğreniyorlar ve uyguluyorlar. En güzeli "gönülden" yapılanıdır. Daha fazla bilgi için "hedır buruuk"un bu konuyla ilgili videolarına başvurabilirsiniz Mehmet kardeşim.
Soru 4) Oral seksi kim yapar?
Yanıt 4) Oral seksi karılarını aldatmayan erkeklerin karıları yapar. ( ve tabi vice versa) Zaten Tom Robbins de bu konuya "Half Asleep in Frog Pajamas" kitabında değinmiştir: "Bana oral seks yapmayan bir kadın gösterin, size sadık olmayan bir koca göstereyim."
Soru 5) Oral seks nereden yapılır?
Yanıt 5) Oldukça sivri ve oldukça derin yerlerden yapılır. (Hayır, burun ve delikleri değil)
Soru 6) Oral seks ne zaman yapılır?
Yanıt 6) İlk yanıtımda söylemiştim ama buna ek olarak restoranlar, bar tuvaletinde sıra beklerken, arabayla giderken, sevgilinizin arkadaşıyla film izlerken sevgiliniz tuvalete giderse vs vs, yeter ki isteyin, her zaman olur.
Soru 7) Oral seks kafirlik midir?
Yanıt 7) Değildir.
Tabi internette bir çok kaynak var. Özellikle "The Art of Oral Sex" diye aratırsanız bu konu üzerinde yapılmış bir çok bilimsel araştırmayı okuyabilirsiniz. Görsel ve işitsel kaynaklar için kullanmanız gereken anahtar cümleleri ben söylemeyeyim.
Not: Oral seks üzerine yapılacak her çalışma bu konuya sadece bir "introduction" olabilir. O yüzden rahat olun. Amatör ruhunuzu yitirmeyin. ( tabi takım ruhuyla yaparsanız bu işleri daha iyi de olabilir )
Nisan 24, 2007
resim değil fotoğraf!
Resmini yollamasın zaten, fotoğraf daha bir belirleyici olur. Kenan Evren güzel resimler yapıyormuş ama siz Scarlett Johansson fotoğraflarını tercih ediniz. Artık bazı kafaların değişmesi lazım.
Tiyo: Traş olup gidin, en azından biriniz bıyıksız olur.
Nisan 23, 2007
Bitki dediğin delikanlı olur
fatih: eşcinsel bitki var mı?
Eşcinsel bitkinin biyolojik veyahut fiziksel olanaklılığını bir yana bırakalım, türk bitkilerinin hepsi sapına kadar errkek oldukları için cevabı hayır sorunun. Ecnebileri ise dejenerasyonla hak yolundan bildiğiniz başka yollara sapmış olabilirler.
Etten sütten
serkan: hangisi yavrusunu sütle beslemez?
Mesela ökaryotlar yavrularını sütle beslemezler. Lakin ne hayvan, ne nankör yaratıklarmış diye düşündürmesin bu sizi; insanoğlu anasına babasına, cocuğuna böbrek verenleri vefalı addederken bu ökaryotlar kendilerini yarım yarım çocuklarına veriyorlar, daha ne yapsınlar.
Nisan 13, 2007
Nisan 07, 2007
dakka bir gol bir
Antibiyotik içtikten sonra her saat, her an alkol alınabilir.
"Doğal seleksiyona örnek verir misiniz?" şeklinde bir soru gelirse, onun da cevabı olsun bu şimdiden.
Nisan 03, 2007
Eti senin kemiği benim!
Tembellikten.
Yollayın sanayiye, çalışsın orda eşşek gibi. Öğrensin hayatı.
Mart 25, 2007
Fake Can Be Just As Good
Mehmet kardeşim de bir bildiğim yerden bir de bilmediğim yerden soruyor. Allah sonumuzu hayır etsin.
(Bu arada umarım sen 1.85 boyunda ve saçlarını kestirdikten sonra 16 yaşında gösteren Fizikçi Mehmet değilsindir)
Hiç sevişmemiş, hiç bir kadının sıcaklığını hissedememiş (bu ikinci laf 300'ten) biri olarak bu soruyu yanıtlamak oldukça zor olacak. Ama olsun, her ne kadar Güneş'e kimse gitmese de orası hakkında bir çok şey biliyoruz. Aynı basit mantıkla first hand olmayan information'larımı share edeyim.
Master ve Johnson ( Johnson'ın aslında soyadı Servant'mış. Hatta Depeche Mode'un bir şarkısı dahi vardır bu iki kankardeş için) kitaplarından öğrendiğim kadarıyla sevişmenin 3. basamağıdır orgazm. Oysa Reich'a göre bu 4. basamak. Benim görüşüme göre ise bu 7. basamaktır ama aradaki basamaklardan atlamak mümkündür. Yani ikinci kısma gelmeden, ilk öpüşmelerle, koklaşmalarla da orgazma ulaşmak mümkündür. "Was ist das, das Orgasmus?" kitabında ise Heidegger bu konunun çok iyi bir tanımı yapmıştır. Yalnız kitabın başında eski yunanca olarak yer aldığı için bendeniz o kısımları anlamamış ve sadece resimlerine bakarak yetinmiştim.
Her iki cins de orgazma ulaşabilirken erkeklerin daha sık ve kolay orgazma ulaştıkları yalanı ortalığı sarmıştır. Evet, erkekler biraz daha şanslıdır ama durum tam da çizildiği şekliyle değildir.
Her yüz kadından sadece 15'inin orgazm olabileceği yapılan araştırmalarla gösterilmiştir. Vajinanın yapısı gereği çogu kadın bu mutluluktan mahrum kalmaktadır. Tabi ortalamaya vurunca ise her yüz sevişmeden sadece ikisinde (evet sayıyla 2) kadınlar orgazm olabilmekte. Oysa bunu erkeklere sorduğumuz zaman onlar partnerlerinin yüzde 85 oranında orgazm olduğunu söylemekte. Tabi bunda kadınların rol yapmasının etkisinin yüzde 83.2 olduğunu söylemek lazım. Çeşitli sebeplerden ötürü (kadınlar siz bunları biliyorsunuzdur, erkekler ise mail atabilirler bana) kadınlar "fake orgasm" yolunu seçiyorlar.
Tabi çok abartmayalım durumu. Erkekler ise çoğu zaman orgazm olduklarını zannediyorlar. (Zaten garibim erkekler hiçbir bok bilmiyorlar) Oysa yapılan araştırmalar gösteriyor ki erkeklerin yüzde 48'i boşalma anında yaşadıkları durumu orgazm zannediyorlarmış. Yüzde 35'lik kısım ise çoğu zaman "işer gibi" boşaldıklarını söylemişler. Yani anlayacağınız tuvalate gitmek bile daha iyi olabilir aslında. Benim de inancım budur. Evet, doğal olarak süreç gereği kalp daha hızlı atmakta vs ama buna orgazm demek çok büyük bir hakaret olur. Erkeğin kültürel seviyesi arttıkça genelde onu doyuma ulaştıracak yöntemler de değişmekte. Bunların neler olduğu da bende saklı ama buradan kadınlara sesleniyorum her boşalma bir orgazm değildir ve büyük ihtimalle bir erkek ( eğer çok şanslı değilse) yüzde 5 civarında orgazm olabilir.
Kapanışı çok güzel ve zeki bir olan kadın olan Sharon Stone'un ağzından yapalım: Women might be able to fake orgasms. But men can fake whole relationships.
"Bana balık tutmayı değil, mektup atmayı öğret..."
Balıkla mektup arasında bir sürü fark vardır. Kamuoyunda en çok bilineni, balığın pulu yapısı gereğidir, oysa mektubun pulu ptt'nin dileğidir.
Balığı yoğurtla yiyen sakata gelebilir, mektubun böyle bir riski yoktur. Balık sadece suda hareket edebilirken, mektup nispeten daha özgürdür.
Açılan mektup tükürükle yeniden yapıştırılabilir ama açılan balığı "benim" diyen japon yapıştırıcı yapıştıramaz. Zaten bir japon yapıştırıcının konuşabildiği, üstüne üstlük türkçe öğrenip "benim" dediği pek sık görülen bir doğa olayı değildir.
Balıkçı balıkları tutan toplayan kişidir. Mektupçu şeklinde bir kullanım yoktur. Eşleniği olarak postacıyı düşünürsek, onun işi de toplamak değil dağıtmaktır. Nereye bıraktıysan ordadır.